IV – Hangisi sizsiniz? Statik mi Gelişen mi? Ya “Bir İnsan isterse her şeyi başarabilir” sloganına ne dersiniz?

Mindset ile ilgili bugüne kadar üç yazı paylaştım. Bu dördüncü yazı aşk ve arkadaşlık ilişkileri üzerine. İlk üçünü  okumadıysanız aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz. Onları okumadan dördüncüsünü  okumanızı tavsiye etmem.

1.Bölüm için;

https://meltemburada.com/2016/02/10/hangisi-sizsiniz-statik-mi-gelisen-mi-ya-bir-insan-isterse-her-seyi-basarabilir-sloganina-ne-dersiniz/

2. Bölüm için;

https://meltemburada.com/2016/02/14/ii-hangisi-sizsiniz-statik-mi-gelisen-mi-ya-bir-insan-isterse-her-seyi-basarabilir-sloganina-ne-dersiniz/

3. Bölüm için;

https://meltemburada.com/2016/02/22/iii-hangisi-sizsiniz-statik-mi-gelisen-mi-ya-bir-insan-isterse-her-seyi-basarabilir-sloganina-ne-dersiniz/

 

Aşk ilişkilerinin her zaman devamı gelmeyebiliyor ne yazık ki. İlişki bittiğinde bu durumdan yaralanıp, kendini gelecek ilişkilere kapatanlar olduğu gibi, yaşadığı bu sarsıcı deneyimi kendini iyileştirerek ve hayata devam ederek atlatanlar da var. Yapılan araştırmalarda kişilere sorulduğunda, statik mindset tarafındaki kişiler kendilerini yargılanarak reddedilmiş hissediyor ve sanki alınlarına kazınmış SEVİLEMEZ ibaresi ile hayatlarına devam ediyorlar. Ellerinde kendilerini iyileştirebilecek bir yaklaşımları olmadığından tek sarıldıkları şey kendilerini terk edip, değersiz hissetmelerine yol açan “o” kişiden intikam almak oluyor. Hatta “kendi mutluluğum mu yoksa onun acı çekmesi mi” gibi iki seçenek arasında kalırlarsa onun acı çekmesini tercih ediyor çoğunluğu.

Gelişen mindset tarafındaki kişilerin de anlattıkları ayrılık acıları var ama onların dünyasında intikam almak yok, onlar durumu anlamak, affetmek ve hayata devam etmek gibi bir süreçten geçiyorlar. Hatta çok incinmiş olsalar da olan bitenden bir ders çıkarmak, kendileri ve ilişkiler hakkında bir şeyler öğrenmek için çaba sarf ediyorlar.

Statik mindset’e sahip olanlar ideal eşlerinin kendilerine hayran olup, tek kişilik bir dinin tanrısı gibi hissettireceklerine inanırken gelişen mindset’i olanlar kendilerini hataları ile seven, gelişmelerine sevgiyle yardımcı olup, yeni şeyler öğrenmeleri ve daha iyi bir insan olmalarına destek olacak bir eş/sevgili tercih ediyor.  

Toplumların kültürlerine de yer etmiş en zararlı mit olan “ideal aşk”ın kökeninde statik mindset yatıyor. Buna göre aşk bir anda olur, mükemmeldir, sürekli uyumdur. Dörtnala güneşe doğru gitmek gibidir. Sonsuza dek hep mutlu yaşadılar sözüne uygundur.

Dweck şöyle devam etmiş: gelişen mindset ilişkinin başlaması için ilk bakıştaki etkileşime karşı  olmasa da sonrasında sihirli bir durum beklentisi içinde değildir, her şeyin gelişebileceğine ve ilişkilerin değişim ve gelişim yeteneğine sahip olduğuna inanır.

Statik mindset’teki kişiler her şeyin mükemmel oluvermesini bekler. Çiftlerin problemleri çözmek için birbirine yardımcı olması gibi bir süreç yoktur burada. Uyuyan Güzel’de veya Sindirella’da olduğu gibi her şey sihirli bir şekilde kendiliğinden olur. En küçük bir anlaşmazlıkta bile kendilerini tehdit edilmiş hissederler. Ancak en yıkıcı olanı, görüşlerde veya önceliklerde bir uyuşmazlık varsa bu çiftlerden birinin karakterindeki eksiklikten kaynaklanır  efsanesidir. Bu tip insanlar çelişkileri hakkında konuşmaya başlayınca suçlamada bulunurlar. Bazan kendilerini bazan eş/sevgililerini. Ancak olay burada kalmaz. Karşısındakini suçlamaya başladıklarında ona karşı kızgınlık, bıkkınlık hatta nefret hissetmeye başlarlar.

Problemin değişmez kişisel özellikler nedeniyle olduğu düşünüldüğü için sorun çözülemez.  Statik mindset’li kişiler bir kez eş/sevgililerinde bir kusur gördüklerinde ona karşı küçümseyici olur ve tüm ilişkiyi yetersiz görmeye başlarlar.

Diğer yandan gelişen mindset eş/sevgilinin eksikliklerini herhangi bir suçlamaya girmeden kabullenir ve  ilişkisini halâ doyum verici bulur. Çelişkileri karakter ya da kişilik problemi olarak değil, iletişim problemi olarak görür. Bu dinamikler romantik ilişkide de arkadaşlıklarda da, hatta ebeveyn ilişkilerinde de aynı şekilde işler.

Statik mindset’ın, daha önceki yazılarda bahsettiğim “gerçek başarı için çaba harcamaya  gerek yoktur, çünkü kişinin yapısında o özellik varsa kolayca yapabilir” inancı ilişkilere de yansır. Arada aşk varsa ve ilişki sağlamsa neden çaba sarf edilsin, çaba sarf ediliyorsa yanlış giden bir şeyler var, demek ki ilişki sağlam değil diye düşünürler.

Bir de birbirinin zihnini okumayı beklemek vardır.  Biz tek bir kişiyiz artık, ne düşündüğümüz, ne hissettiğimiz ve neye ihtiyacımız olduğunu konuşmadan anlamalıyız düşüncesi. Ancak bu mümkün değildir. Gerçek bir iletişim yerine zihin okumaya çalışmak beklenmeyen olumsuz sonuçlara neden olabilir.

Dweck bulgularını şöyle özetliyor; Kişiler bir ilişkiye kucak açtıklarında kendilerinden farklı bir kişi ile karşılaşırlar ve bu farklılıkla nasıl başa çıkacaklarını henüz öğrenmemişlerdir. İyi bir ilişkide, kişiler bu becerilerini geliştirir ve geliştirince de çiftler gelişir, ilişki derinleşir. Ancak bunun olabilmesi için çiftlerin aynı tarafta olduklarını hissetmeleri gerekir. Bu da güveni gerektirir. Güven ortamı geliştirildiğinde ise birbirlerinin gelişimi ile mutlak şekilde ilgilenirler. Ancak burada bahsedilen gelişim, My Fair Lady’de olduğu gibi kişinin gerek görüntü gerek hal tavırlarının eski hali yeterince iyi değilmiş gibi tamamıyla değişmesi değildir 🙂  İlişki içinde çiftlerin birbirlerine, amaçlarına erişmek ve potansiyellerini gerçekleştirmek yolunda yardımcı olmalarıdır. Bu da gelişen mindset’in özelliğidir. 

Arkadaşlık da çift ilişkisinde olduğu gibi, karşılıklı gelişime destek olmayı ve birbirini onaylamayı gerektirir. Kendimizi onaylatmak istediğimiz buna ihtiyaç duyduğumuz zamanlar vardır. Bu durumda arkadaşlarımızın övgüsüne ihtiyaç duyabiliriz. Bu normaldir. Ancak bazı insanların kendini kanıtlama ihtiyacı her ilişkide olduğu gibi arkadaşlıkta da bazen dengeyi bozabilir. Bazı kişiler vardır, yanlarından ayrıldığınızda kendinizi eksik hissetmeye başlarsınız. Ancak bu sizden kaynaklanmıyor olabilir. Yanınızdaki kişi genelde statik mindset’te görülen kendisini üstün sizi daha aşağıda kılarak güçlü hissetmeye çalışan biri olabilir.

Kötü günlerinde kim yanındaysa arkadaşın o’dur şeklinde bir düşünce vardır. Ancak hayatınızda iyi şeyler olduğunda kim var? Bu da önemli bir sorudur. Harika bir işe girdiğinizde, mutlu bir ilişkiye başladığınızda, çocuğunuzla ilgili önemli ve güzel bir gelişme olduğunda, bunlardan haberdar olmak kimi mutlu ediyor? Ego açısından, zor durumda olan  birine karşı sempati hissetmek zor değildir, sizin başarısızlığınız ya da şanssızlığınız bir başkasının öz saygısını sarsmaz. Ancak sizin sahip olduklarınız ve başarınız, öz saygısını karşısındakine üstünlük kurarak sağlamaya çalışan bir kişi için sorundur ve aynı şekilde farkına varıldığı noktada arkadaşlığı bozar.

Bir şekilde utangaçlık da konuştuğumuz konularda madalyonun diğer yüzüdür. Kendini iyi hissetmenin yolu olarak diğerlerinden daha değerli olmanın gerekliliğine inananlar ve bunun için de başkalarını kullananlar olduğunu biliyoruz. Utangaç kişiler de diğerlerinin kendisini daha aşağıya düşüreceğinden endişe duyarlar. Sosyal ortamlarda utandırılıp, yargılanmaktan çekinirler. Bu nedenle arkadaşlık etmeyi ve ilişki kurmayı başaramazlar.

Dweck çalışmasında Beer’in bu konuda yaptığı bir araştırmaya yer vermiş. Buna göre statik mindset’e ait kişiler daha utangaçlar. Bu normal çünkü statik mindset başkalarının yargılarına çok önem verdiği için sosyal ortamlarda kişide kendi haline daha fazla odaklanma ve sonucunda daha fazla endişe oluşturuyor. Ancak araştırmada daha yakından incelendiğinde  her iki mindset grubuna ait utangaç kişiler olduğu tespit edilmiş ve enteresan sonuçlara ulaşılmış.

Utangaçlık statik mindset’e ait kişilerde sosyal ilişki kurmayı engellerken, gelişen mindset’te böyle bir olumsuz etkisi olmamış. Her iki grupta ilişkinin ilk beş dakikasında çok gerginken, gelişen mindset grubu daha sonra utangaç olmayan insanlar gibi çok rahat bir iletişim geliştirmiş. Bunun nedeni incelendiğinde onların  – gelişen mindset’in önemli bir özelliği olan her türlü gelişim ve değişimi bir meydan okuma olarak kabul etmeye bağlı olarak  – sosyal ortamı bir meydan okuma olarak kabul ettikleri ve utangaç olmalarına rağmen yeni biri ile tanışmayı çok kabullenerek karşıladıkları görülmüş. Utangaç statik olanlar ise kendilerinden sosyal olarak daha becerikli olma ihtimali olan birisi ile tanışmaktan kaçınmak istemişler. Hata yaparız diye endişe duyduklarını söylemişler.

Netice olarak şudur ki; tüm yazdıklarımı ve önceki yazıları da düşünürsek  mindset etrafımızda olup biteni yorumlayıcı bir süreçtir denebilir. Statik mindset’te bu süreç kişinin lehine veya aleyhine sürekli yargılayan ve değerlendiren içsel bir monolog ile puanlanır; her bilgi kırıntısı kişinin iyi bir insan olup olmadığı, ebeveynlerinin bencil olup olmadığı, bir başkasından daha iyi olup olmadığı, v.s nin kanıtı olarak değerlendirilir.  Gelişen mindset’te ise içsel monolog yargılayan değil, doymak bilmeyen bir öğrenme iştahıdır, sürekli olarak öğrenme ve yapıcı eyleme dönüştüreceği veri arayışı içindedir. 

Evet mindset ile ilgili toparladıklarımı dört yazıdan oluşan bir diziyle tamamladım. Umarım faydalı olmuştur. Ben her yaşta herkese çok faydalı olacağına inanarak paylaştım bu bilgileri, hayatımızda zararın neresinden döner de gelişen mindset grubuna katılmaya çalışırsak kârdır. Hem kendimiz hem sevdiklerimiz hem çevremiz için. Bu konuda daha sonra edindiğim yeni bilgiler olursa yine paylaşacağım. Sonraki yazılarda görüşmek üzere 🙂

 

Reklamlar

III – Hangisi sizsiniz? Statik mi Gelişen mi? Ya “Bir İnsan isterse her şeyi başarabilir” sloganına ne dersiniz?

Mindset ile ilgili bugüne kadar iki yazı paylaştım. Bu üçüncü yazı oluyor. İlk ikisini okumadıysanız aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz. Onları okumadan üçüncüsünü okumanızı taviye etmem.

I. Bölüm için;

https://meltemburada.com/2016/02/10/hangisi-sizsiniz-statik-mi-gelisen-mi-ya-bir-insan-isterse-her-seyi-basarabilir-sloganina-ne-dersiniz/

II. Bölüm için;

https://meltemburada.com/2016/02/14/ii-hangisi-sizsiniz-statik-mi-gelisen-mi-ya-bir-insan-isterse-her-seyi-basarabilir-sloganina-ne-dersiniz/

Bu üçüncü bölüm çocuklar üzerine çok ufuk açıcı ve bilgilendirici bir yazı. Biraz uzun ama kesmeden yazmam gerektiğimni düşündüm, sonuna kadar okumalısınız.

Dweck’in çocuklar üzerinde yaptığı araştırmalarda, statik ve gelişen mindset’in yaşamın çok başlarında biçimlendiğine dair çok çarpıcı sonuçlar var.  Dweck ve arkadaşları dört yaşındaki çocuklara bir seçim yapmalarını istemişler: Ya kolay bir yap-bozu yeniden yapacaklar ya da daha zorunu deneyecekler.

Statik düşünce yapısındaki çocuklar, mevcut yeteneklerini onaylayacak ve akıllı çocukların hata yapmadıklarını gösterecek olan kolay yap-bozu seçerek güvenli tarafta kalmayı seçmişler. Gelişen mindset’i olan çocuklar yeni bir şey öğrenilmedikten sonra, aynı yap-bozu tekrar tekrar yapmayı kim ister ki diye şaşırmışlar. Yani statik mindset’i olan çocuklar akıllı görünmek için kolay yap-bozu seçmişler; diğerleri ise kendi sınırlarını aşmak istemişler çünkü onlar için başarının tanımı gittikçe daha akıllı hale gelmek.

Dweck, aradaki farkı çok güzel kavramış yedinci sınıf talebesi bir kız öğrencinin söylediklerini şöyle aktarıyor;

Ben zeka için çalışılması gerektiğini düşünüyorum… o size hazır verilmiş bir şey değil. Sınıftaki çocukların çoğu, sorunun cevabını bilmediklerinde parmak kaldırmazlar. Ama ben genellikle kaldırırım, çünkü cevabım yanlışsa hatamı düzetirler. Veya ben parmağımı kaldırırım ve bu nasıl çözülecek, ben bunu anlayamadım, yardım eder misiniz? diye sorarım. Sadece bunu yaparak bile zekamı geliştiriyorum.”

Kolombiya’da beyin dalgalarının ölçüldüğü bir laboratuvarda, beyinin zor soruları cevaplarken ve  geri bildirimleri alırken nasıl davrandığına yönelik bir çalışmada daha enteresan şeyler olmuş. Statik mindset’i olanlar sadece mevcut yeteneklerine dair iletilen geri bildirimleri duymuş ancak kendilerine iletilen geliştirip öğrenebilecekleri şeyleri duymamazlıktan gelmişler. Hatta bir soruya yanlış cevap verince, onu başarısızlık konumuna koydukları için doğrusuna merak bile göstermemişler . Gelişen mindset’i olanlar ise soruyu doğru ya da yanlış cevaplamış olmalarına bakmadan mevcut bilgi ve becerilerini geliştirecek bilgilere dikkat kesilmişler, diğer bir deyişle öncelikleri öğrenme olmuş, başarı-başarısızlık ikileminin tuzağına düşmemişler.

Bu bulgular eğitimde ve bir kültür olarak bizim zekayı nasıl değerlendirdiğimiz konusunda özellikle çok önemli. Çoğu ergenlikte olan yüz öğrencinin katıldığı başka bir çalışmada, Dweck ve arkadaşları sayısal bir IQ testinden oldukça zorlayıcı 10 soru sormuşlar, sonra öğrencileri performansları nedeniyle övmüşler, kaldı ki çoğu oldukça başarılı olmuş. Ancak iki tip övgüde bulunmuşlar; bazı öğrencilere “bravo, x kadar doğru cevabın var. Bu gerçekten iyi bir derece. Bu konuda çok zeki olmalısın”  derken diğerlerine “Bravo, x kadar doğru cevabın var. Bu gerçekten iyi bir derece. Çok uğraşmış, çaba sarfetmiş olmalısın” demişler. Bir başka deyişle bir grup yetenekleri için övülürken, diğerleri çabaları için övülmüş. Bu noktada bulgular şaşırtıcı değil ancak sarsıcı.

Yetenek övgüsü, öğrencileri statik mindset’e sürüklemiş ve bunun tüm belirtilerini göstermişler. “Onlara bir seçim şansı verdiğimizde, yeni şeyler öğrenecekleri zorlayıcı görevleri reddettiler.  Onların gizli kalmış kusurlarını ortaya dökecek ve yeteneklerini sorgulatacak herhangi bir şey yapmayı istemediler” denmiş araştırmada. Tersine, çabaları nedeniyle övgü alan öğrencilerin %90’ı yeni şeyler öğrenecekleri yeni zorlayıcı görevleri yapmayı istemişler.

Ancak asıl ilginci sonra olanlar; Dweck ve arkadaşlarının öğrencilere daha zor sorular verdikten sonra sonucun pek iyi olmadığında yaşananlar. Birden yetenek-övgüsü almış çocuklar kendilerinin zeki olmadığını düşünmeye başlamış. Dweck bunu dokunaklı bulup şöyle açıklamış.“Başarı zeki oldukları demekse, başarıdan daha azı onların yetersiz olduğu anlamına geldi.”Ama çabaları övgü alan öğrenciler, zorluğu hatalarının ya da zayıflıklarının bir işareti olarak değil daha çok çaba sarf etmeleri gerektiğinin bir belirtisi olarak görmüşler.

Belki daha da önemlisi iki farklı mindset’in çocukların keyif almaları üzerindeki etkisi; kolay soruların olduğu ve hemen herkesin doğru yaptığı ilk turdan herkes keyif almış ancak sorular meydan okuyucu bir hal alınca, çabaları övgü alan öğrenciler problemlerle uğraşmaktan hala keyif alır ve hatta sorular ne kadar daha meydan okuyucu o kadar zevkli derken yetenekleri övülen öğrencilerin keyfi kaçmış. Sanki başarı-veya-başarısızlık mindset’i  onların cesaretlerini kırıp, gittikçe kötüleştirirken diğerlerinde problemler zorlaştıkça performanslarında artış gözlenmiş.

Nasıl baktığımıza bağlı olarak, daha iyiye gider ya da daha kötüye. En sarsıcı bulgu tüm IQ soruları tamamlandıktan sonra gelmiş. Araştırmacılar her çocuğa diğer grup arkadaşlarına, bu çalışma ile ilgili deneyimlerini anlatan özel bir mektup yazmalarını istemiş, ancak mektupta aldıkları notu da belirtmeleri söylenmiş.

Dweck’i hüsrana uğratan,  statik mindset’in en zehirli yan etkisinin yalancılık olduğunun ortaya çıkması olmuş.  Yetenek övgüsü alan çocukların %40’ı puanları hakkında yalan söylemiş ve daha başarılı olmuş gibi göstermişler. “Statik mindset için eksiklik utanç verici, özellikle de yetenekli biriyseniz, bu nedenle yalan söylediler, asıl tehlike bizim sıradan çocukları alıp zeki olduklarını söyleyerek, onları bir yalancı haline dönüştürmemiz” diye dikkat çekmiş Dweck.

Bu durum iki mindset arasındaki temel farkı ortaya koyuyor, gelişen için kişisel başarı elinden gelenin en iyisini yapmak için sıkı çalışmaktır. Statik olan için ise başarı açık ve net üstünlük kurmaktır. Herkesten daha değerli olmaktır. Yenilgi bir ceza ve hakarettir. Diğeri için ise bilgilendirici bir veri ve uyandırma alarmıdır.

Statik mindset’e neden olan faktörlerden biri olarak “övgü” için Psikoanalist Profesör Stephen Grosz’un,  Çocuklara  sağlıklı bir ilişki geliştirmek doğrultusunda bir şey yaparken onlarla gerçek anlamda birlikte olma anlarının,  yapılan övgüden daha önemli olduğu ve fazla övgünün güven kaybına neden olduğuna dair açıklamaları var.

Biraz rahatsızlık verici olsa da hemen hemen hepimiz aynı tarafta olduğumuza göre şu bilgileri de eklemenin çok faydalı olacağına inanıyorum 🙂

Grosz günümüz ebeveynlerini aşırı övgü konusunda şöyle uyarıyor;

“aşırı övgü çocuklarınızın sağlıklı gelişimi için bir çabadan daha çok ebeveynlerin kendi öz-saygılarını artırma sorunsalıdır. Çocuklarımıza hayranlığımız çevremize ne şahane ebeveynler olduğumuz sinyallerini vererek kendi öz-saygımızı geçici olarak artırıyor ancak çocuğumuzun öz benliğine yönelik bir durum yaratmıyoruz. Kendi ebeveynlerimizden farklı davranabilmek için, eski kuşağın bizlere çocukken enine boyuna düşünmeden kayıtsızca yaptığı eleştirileri yapmayalım derken, bu kez eleştiri yerine bol bol övgü ile aslında aynı şeyi yapmış oluyor ve aynı kayıtsızlık içinde yer almış oluyoruz.

Anlatılanları netleştirmek adına, övgü yerine daha sağlıklı davranış biçimine bir örnek vererek sonlandırayım yazıyı. Resim çizen ve sizden büyük olasılıkla bir övgü bekleyen çocuğunuzun yanında resmi yaparken bulunmak ve onu izlemek, sonunda ise resim ile ilgili bir övgü yerine, yaptığı resim için yorumda bulunmak.

Ebeveyn-Ne çok mavi renk var

Çocuk- Evet yazın gittiğimiz yer gibi

Ebeveyn-Şuraya da bir köprü çizmişsin

Çocuk- Evet bak şimdi bu köprüyü boyayacağım…

v.s

Hiç acele etmeden; onunla konuşarak ama daha çok gözlemleyerek ve onu dinleyerek. Orada var olarak…

Mindset ile ilgili yazım hala devam ediyor. Bir sonraki yazı aşk, ilişkiler üzerine.

II – Hangisi sizsiniz? Statik mi Gelişen mi?   Ya “Bir İnsan isterse her şeyi başarabilir” sloganına ne dersiniz?

Evet Dweck’in  statik mindset ve gelişen mindset arasındaki farklılıkları ve kişiler üzerindeki etkilerini anlatan bir yazıdan yaptığım aktarımlara devam ediyorum.

Okumadıysanız I. Bölüm  için aşağıdaki link’e tıklayabilirsiniz.

https://meltemburada.wordpress.com/2016/02/10/hangisi-sizsiniz-statik-mi-gelisen-mi-ya-bir-insan-isterse-her-seyi-basarabilir-sloganina-ne-dersiniz/

Şimdi II. Bölüm

Gelişen mindset’in tüm olumlu özellikleri karşısında,  tabii doğal olarak şu soruları sormadan edememişler:

Gittikçe daha iyiye doğru gidebilecekken,  vaktini tekrar tekrar kendini kanıtlamak için harcamak niye?

Üstesinden gelmek dururken yetersizliklerini saklamak niye? Yeni mücadelelerde gelişmene de destek olabilecekler dururken sadece senin öz saygını korumana destek olabilecek arkadaşlar ve eş/sevgililer seçmek niye?  Senin sınırlarını aşacak, genişletecek deneyimler yerine doğru ve denenmiş olanları aramak niye?

Kendini geliştirici  eylemlere olan tutku, hatta bir şeyler yolunda gitmezken bile ona sarılmak- gelişen mindset’in ayırıcı özelliği. En meydan okuyucu dönemlerden geçerken, kişilerin büyük sıçramalarla gelişmesine olanak sağlayan bir mindset bu.

Dweck’in bu çalışmasını, kişisel gelişim kitaplarının “İstediğin her şeyi yapabilirsin” klişesinden farklı kılan şey; aklın – özellikle gelişen aklın – nasıl işlediğine dair derin araştırmalardan besleniyor oluşu, bu araştırmalarda mindset’lerin temel etmenleri sadece tanımlanmakla kalmamış onların tekrar nasıl  programlanabileceğini de belirlenmiş. Dweck ve ekibine göre,  statik mindset’e sahip kişiler çaba ve riski yetersizliklerinin ortaya döküleceği potansiyel faktörler olarak görüyorlar. Ama mindset ve çaba arasında çift yönlü bir ilişki var:

Bu birilerinin çabanın önemini ve kendine meydan okumanın değerini birden fark edivermesi kadar basit bir şey değil. Araştırmalar bu farkındalığın gelişen mindset’den kaynaklandığını gösteriyor.  İnsanlara gelişen mindset’i ve odak noktası olan gelişimi öğrettiğimizde, onu meydan okuma ve çaba gösterme üzerine oluşan fikirler izliyor.

Mindset’ler insanların ne için uğraştıklarını ve başarı tanımlarını değiştiriyor, hatanın tanımı, önemi ve etkisi üzerine fikir değişikliği oluşuyor… çabanın en derindeki anlamı değişiyor.

Dweck 143 araştırmacının araştırmasına atıfta bulunarak, yaratıcı başarıya temel desteği veren bir numaralı kişilik özelliğinin, gelişen mindset’in tanımlayıcı özelliklerinden olan  bir tür zorlukları yenme gücü ve düştükten-sonra-kalkma azmi olduğunu belirtmiş.

Bir mindset içine girdiğinizde yeni bir dünyaya girersiniz. Sabit kişisel özelliklerin olduğu dünyada başarı, zeki ve yetenekli olmaktır. Kendinizi kanıtlamaktır. Diğerinde, özelliklerinizin değişebilir olduğu dünyada ise başarı, yeni şeyler öğrenmek için kendi sınırlarımızı aşmaktır. Kendinizi geliştirmektir.

Dünyanın birinde başarılı olmamak bir yenilgidir. Kötü not almak. Bir turnuvayı kaybetmek. İşten atılmak. Kabul edilmemek. Bunlar sizin yetenekli ve zeki olmadığınız anlamına gelir.

Diğer dünyada ise başarısızlık gelişememektir. Değer verdiğiniz şeylere ulaşmamış olmaktır. Potansiyelinizi gerçekleştirememiş olmaktır.

Dünyanın birinde çaba kötü bir şeydir. Başarısızlık gibi o da zeki veya yetenekli olmadığınız anlamına gelir.  Olsaydınız zaten başarırdınız. Diğer dünyada ise çabalamak, sizi akıllandıran ve yeteneğinizi geliştiren bir şeydir.

Sanırım statik ve gelişen mindset arasındaki farkı iyice anladık. Bu konuda çocuklar üzerinde yapılan çok ilginç araştırmalar var.  Bir kaç gün içinde onu da paylaşacağım ve iki farklı mindset’e sahip çocuklar arasındaki önemli farkı göreceksiniz.

Görüşmek üzere 🙂

 

 

I – Hangisi sizsiniz? Statik mi Gelişen mi?   Ya “Bir İnsan isterse her şeyi başarabilir” sloganına ne dersiniz?

Kişisel gelişim kitaplarının bir nevi Pollyanna klişesi olan ve okurlarına bir hap olarak sunduğu “Bir insan isterse her şeyi başarabilir “ sloganı hiçbir zaman inandırıcı gelmedi bana. Birkaç gün önce Psikolog, Profesör Carol Dweck’in araştırmalarının ve kitabının temel alındığı bir yazıyı okuyunca ne kadar haklı olduğumu bir kez daha görmüş oldum. Sizinle de paylaşmak istedim.

Modern Psikoloji, kendi yeteneklerimize ve potansiyelimize dair inancımızın davranışlarımızı belirlediği ve başarıyı ulaşılabilir kıldığı görüşünde. Bu anlayışın önemli bir kısmı  psikolog Carol Dweck’in çalışmalarını temel almış. Kendimiz ile ilgili taşıdığımız en temel inançlardan biri, kişiliğimizi nasıl gördüğümüz ve onunla nasıl bütünleştiğimizmiş.

Bunun için Dweck ‘mindset’ diye bir kavramdan söz ediyor. ‘Mindset’in Türkçe karşılığı zihniyet olarak tanımlanmış sözlüklerde. Ama çok daha fazla anlam içeren bir kelime aslında. Çok kabaca tanımlayacak olursak; kendimize dair, yeteneklerimize, kişiliğimize ve zekamıza dair inançlarımız. Bize bu kadar açıklama yetsin, yazıda da gereken yerlerde İngilizcesini –  ‘mindset’i  kullanacağım.

Şimdi mindset’in iki türünden bahsedeceğim size. İlki “statik mindset”. O, karakterimiz, yaratıcı yeteneğimiz ve zekamızın, üzerinde dikkate değer değişiklikler yapamayacağımız, doğuştan belirlenmiş özellikleri olduğunu kabul eden bir mindset.  Başarıyı, doğuştan gelen zekamızın onaylanması ve sahip olduğumuz bu temel özelliklerimizi kapasiteleri kadar kullandığımızın doğrulanması olarak görüyor. Başarı için mücadele edip, hata yapmaktan kaçınmak ise akıllı ve yetenekli olduğumuz duygusunu korumamızın bir yolu.

İkincisi “gelişen mindset”. Bu da tam aksine karşısına çıkan herhangi bir meydan okuyucu olayla kamçılanıyor, hatayı akıllı olmamanın bir kanıtı olarak değil mevcut yeteneklerin sınırlarını aşmak için   yüreklendirici bir sıçrama tahtası olarak görüyor. 

Dweck bu iki mindset üzerine 20 yıl boyunca yaptığı araştırmalar sonucunda şu bulgulara erişmiş;

Kendiniz için benimsediğiniz bakış açısı hayatınızı nasıl yaşayacağınızı derinden etkiliyor.        Peki basit bir inanış sizi ve sonucunda hayatınızı nasıl bu denli etkileyebilir? Özelliklerinizin değişmez olduğuna inanmak, kişide sürekli kendi kendini kanıtlama ihtiyacı yaratıyor. Mesela öyle pek parlak olmayan bir zekaya sahipsiniz ve  değişmez olduğunu düşündüğünüz karakter ve erdemleriniz var. Bu durumda tüm bu temel özelliklerinizin başarının gerektirdiği  bir seviyede olduğunu etrafa kanıtlarsanız iyi olacak. Bu şekilde temel özellikleriniz yetersiz görülmeyecek ve öyle hissettirmeyecek.

İlişkilerinde, kariyerlerinde, okulda kendilerini kanıtlamak gibi insanı tüketip bitiren bir amacı olan  yüzlerce insan tanıdım. Her durum zekalarının, karakterlerinin veya kişiliklerinin onaylanmasını gerektiriyordu. Her durumda şunları soruyorlardı kendilerine; “ Başarılı mıyım? Akıllı mıyım? Kabul görüyor muyum? v.s…..”

Başka bir mindset daha var; ⌠metaforik bir anlatımla açıklamış⌡ Seninki en düşük poker eli iken  kendini ve başkalarını aslında floş royalin olduğuna dair ikna etme çabası içinde olmanı gerektirmeyen, bu düşük elle yaşamak ve hayatını sürdürmek için uğraş vermen gerekmediğini düşünen bir mindset. “Gelişen mindset”. O, temel özelliklerin çaba sarf edilerek değişecek şeyler olduğuna ve insanların en başta sahip oldukları doğal yetenekleri, mizaçları ve merakları ile farklılıklar gösterseler de, deneyerek ve uygulayarak geliştiklerine inanıyor.

Peki bu mindset’te olan kişiler bir insanın istediği her hangi biri olabileceğine, mesela yeterli eğitim ve motivasyon ile bir Einstein bir Beethoven olunabileceğine inanıyorlar mı? Hayır tabii ki. Ama onlar bir kişinin gerçek potansiyelinin bilinemez olduğuna inanıyorlar; yani yıllar süren bir tutku, eğitim ve çok çalışmanın sonucunda neler başarılabileceğinin tahmin edilebilir bir şey olmadığını düşünüyorlar.

Dweck bu mindset’i böylesine istenilir kılan şeyin insanda onaylanma ihtiyacı yerine öğrenme tutkusu yaratması olduğunu görmüş. İnsandaki zeka ve yaratıcılık niteliğinin hatta aşk ve arkadaşlık gibi ilişki kapasitesinin bile ayrılan  kaliteli zaman ve düzenli çalışma sonucu gelişebileceğine olan kanı bu mindset’in ayırıcı özelliği. Bu kişilerin hatalar karşısında cesaretleri kırılmıyor, üstelik bu karşılaştıkları durumu başarısızlık olarak değil, yeni öğrenme konuları olarak görüyorlar.        

Bu konu üzerine çocuklar ve çiftler üzerinde geliştirilen düşünceleri de sonraki yazılarda aktaracağım. Şimdilik bu kadar 🙂

 

ÖLÜMSÜZLÜK -MILAN KUNDERA

Hakkımda bölümünde edebiyatın hayatımda en fazla yer tutan ilgi alanlarımdan biri olduğunu yazmıştım. Edebiyat dünya görüşümü şekillendirmekte, kendi duygularımı tanımakta, yeni duyguları keşfetmekte, hayatta yaşamadığım ve yaşama olasılığımın da çok düşük olduğu dünyalarla tanışmamda, yeri geldiğinde felsefi yeri geldiğinde psikolojik analiz satırları ile okurken en çok doyum aldığım anları yaşatan bir alan benim için. Burada da ara sıra okuduğum bazı kitaplar ile ilgili düşüncelerimi sizlerle  paylaşacağım.

Romanın arka kapak yazısında, yazarın roman anlayışının doruğa vardığı bir eser olarak tanımlanmış Ölümsüzlük. Kundera uzmanı değilim ama en azından okuduğum başka yazarların da romanları dahil olmak üzere katılıyorum bu fikire.  Kurgu beklentisi olmadan okurum ben Kundera’yı, bunda da aynı duygu içinde okudum. Ama romanın son çeyreğinde yine şaşırtıyor Kundera. Anlatıcısı olduğu romanın son çeyreğinde kahramanı olarak karşımıza çıkıyor.

Bence karakterleri yaratma biçimi en farklılaştığı alan. Bir hareketten, bir kavramdan bir karakter yaratıyor. Kurgu elinde bir oyuncak adeta. Kurgunun akışına ara verip, bir kelimeden yola çıkarak sayfalarca düşünce, bilgi ve felsefi açıklamalarla derinleştikçe derinleşiyor.

Görüşleri, yaptığı uzun uzun değerlendirmeler hikayeden bağımsız konular değil ama aynı zamanda  bağımsız, tamamen ayrı bir metin gibi, sanki makale olarak yayınlansa yayınlanabilir hissi ve tatmini yaratıyor bende. Biraz daha açık tanımlarsam şöyle; aslında hem çok enteresan hem ustalıklı bir kurgu var. Goethe-Bettina-Christina ilişkisini kendilerinden yıllar sonra hatta farklı yüzyıllarda  yaşamış karakterlerde, Agnes-Laura-Paul arasında da  ince ince ve hünerle kurulan bağlantılarda buluyor ve  izini sürebiliyorsunuz. Ama aynı zamanda kurgudan bağımsız olarak da derinleşebileceğiniz, zihinsel tatmini yüksek felsefi satırlar  arasında kendinizi unutuyorsunuz.

Derinliğin yanı sıra, günlük yaşamda kullandığımız bazı sıradan kavramları farklı bir bakış açısı ile ele alarak hiç düşünmediğiniz bir sonuç ile karşınıza çıkarıyor. Örneğin gözyaşı, bugüne kadar görünürdeki klişeleşmiş ve düşünmeden kabul ettiğimiz anlamını yitiriyor, altındaki gizlenen ve belki de acıtıcı gerçekle ortaya çıkıyor.

Kendine has tanımlamaları var. Büyük ölümsüzlük, küçük ölümsüzlük, erotik manidarlık gibi. Kurgudaki bir olay veya karakterin bir durumunu aniliz ederken yaratıyor bu tanımları.

Hiçbir şey göründüğü ve kabul görüldüğü haliyle değil, derin bir entelektüel bilgi ışığında, akılcı bir yaklaşımla analiz ediliyor.

Romandaki karakterlerine yaptırdığı sohbet esnasında, romanın orta yerinde yeni bir karakter yaratıveriyor ve bu karakteri de kurguya ustaca dahil ediyor. Önce ne ki bu diye düşünürken bir süre sonra bağlantıları seriyor önünüze.

Romanın son çeyreğinde kendisi devreye girerek, kurguda eksik kalan yerleri bir sohbet kapsamında anlatarak, tüm boşlukları dolduruyor. Sanki romanın özetini okuyormuşum hissi verdi bana bu bölümler. Birbirinden bağımsız olduğunu düşünerek okuduğunuz ve nerdeyse sonuna kadar da öyle giden olaylar artık büyük bir ustalıkla ilişkilendiriliyor.Bu kadar farklı zaman dönemlerini  ele alışı, zamansal olarak kurguda belli bir akışı izlememesi, sonra bir kıvraklıkla her şeyi ilişkilendirmesine şapka çıkarıp, saygıyla yerlere kadar eğilmekten başka yapacak bir şey yok.

Çok çok tavsiye edilir. Okuma sırasında okura yapacağım tavsiye ise çok dikkatli okumaları, aksi takdirde çok küçük detayların ilerleyen bölümlerdeki beklenmeyen bağlantılarını ilişkilendirme zevkini kaçırırsınız. Romanı bu yönüyle eksik okumuş olursunız.

Hayat üç buçukla dört arasındadır – ya üç buçuk atarsın ya da dört dörtlük yaşarsın

Evet Neyzen böyle söylemiş. Kısacık bir cümle ile böylesine derin anlamlar ifade eden edebiyatçılar, şairler benim hayatımın kahramanları. Bugüne kadar öğrendiğim çoğu şeyi kitaplar aracılığı ile onlardan öğrendim.

Peki bu cümlenin koçlukla ne ilgisi var? Çok ilgisi var ama olmasa bile bunun üzerine uzun uzadıya yazılabilir. Ben de yazmayı deneyeceğim.

Hepimiz üç buçukla dört arasında üç buçuk atarak yaşamaya başlıyoruz hayatı, ta ki farkındalık aşamasına gelene kadar. O aşamaya gelmek hepimiz için kolay değil. Aslında öyle çok ipucu var ki; bazan hep aynı konuda takılıp kalıyoruz hayatta, nedenini bilmeden zorlanıyoruz, neden yaptığımızı bilmediğimiz sonradan pişman olduğumuz tavırlarımız, tepkilerimiz oluyor. Bazan bunları açıklayabilecek bir olayla karşılaşıyoruz veya bir yakınımızın bir eleştirisi olabiliyor veya bir kitapta belki defalarca benzerini okuduğumuz bir cümleyi tekrar okuyup geçiyoruz. Ta ki bir gün DANK ediyor bir şeyler.

İşte bu DANK’a farkındalık diyoruz 🙂 O ipuçları birer birer seriliyor önümüze. Bu davranışın bizi ne kadar olumsuz durumlara soktuğunu, çevremizi üzdüğümüzü görmeye başlıyoruz. Bu oldukça etkileyici ve zor bir süreç. Ama zorluğuna rağmen bir yandan da mutluluk verici çünkü o bulanık su biraz netleşmeye başlıyor.

Farkındayız, netleşmeye başlıyor başlamasına ama en sinir bozucu olan da, aynı şeyleri yapmaya devam ediyoruz . İnsan bunları bile bile neden yapar, ne oluyor bana diye kızıyoruz kendimize. En zorlu süreç bu, ta ki artık farkındalığı eyleme çevirmek için çaba sarfetmemiz gerektiğini anlayana kadar. Eyleme dökülmeyen bir kavrayışın, farkındalığın ne bize ne bu durumdan etkilenenlere hiç bir faydası yok, ANLIYORUZ.

Anladık ama kimileri bu eşikte kalıyor, kimileri ise kendisi ile yüzleşmeyi başararak, rahatlarını bozmayı da göze alarak, korkarak yeni davranış biçimleri üzerinde çalışıyor.  Bu süreç ne kadar sürer, ne kadar düşülür kalkılır, yara bere alınır belli değil. Bu yola birlikte çıktığınız bir KOÇ gerek öncesinde gerek bu noktada hem işlerin hızlandırılması, hem bir destek mekanizması, hem de farkındalığınızı sürekli hatırlatacak bir arkadaş olarak yanınızda yer alabilir.

Bir gün bir bakmışsınız, o eski tavrınızın/düşünce sisteminizin devreye gireceği bir olayda artık düşünerek değil, refleks gibi yeni tavrınız/düşünce sisteminiz ile karşılık veriyorsunuz.  Yani farkında olmadan doğru şeyleri yapıyorsunuz.

İşte hayat böyle yaşanırken daha doyum verici ve huzurlu gelmeye başlıyor. Bu süreç hep böyle devam ediyor. Rahatsız ol, farkındalığı yaşa, farkındalıkla eylemi hayata geçir ve MUTLU SON düşünmeden doğru eylemi hayata geçir. Ne güzel!

 

 

Kimdir, nedir bu Koç denen kişi?

“Koç ne işime yarayacak, ben kendimi bilirim kendi sorunumu kendim çözerim” diyenlerden olabilirsiniz veya “beni tanımayan birisi mi bana akıl verecek, yönlendirecek?” diyenlerden.

Aslında koçluk bu iki bakış açısında da yer almadığı için size “haklısınız” diyemem. Ancak “haksızsınız” da diyemiyorum çünkü “koçluk” toplumumuzda bir meslek olarak çok yanlış tanınıyor. Biraz üzerinde konuşup netleştirelim.

Bu ikili ilişkide koçluk yapan kişiye mesela bana koç,  koçtan bu hizmeti alacak kişiye mesela size danışan deniyor. Bundan böyle yazılarımda koç ve danışan ifadesini bu amaçla kullanacağım.

Koçluk; iş yaşamında veya özel yaşamında mevcut durumundan daha iyi bir duruma ulaşmak isteyen, sağlıklı her yaştan ve cinsiyetten bireylerle yapılan, koçun sorduğu doğru sorularla danışanda farkındalık yarattığı bir çalışmadır.

Nedir bu farkındalık?

O güne kadar hiç bilincinde olmadığınız, sizde inanç haline gelmiş bazı düşünceleriniz olabilir kendinize dair. Bir konuda hiç te başarılı olmadığınıza dair derinlerde yer etmiş, hatta bilincinde olmadan refleks gibi ortaya çıkan ve üzerinde durup düşünmeden buna uygun kararlar aldığınız bir inancınız olabilir mesela. Hayatınızda her şey normal gidiyordur, eviniz, işiniz, arkadaş çevreniz her şey gereken bir çerçeve içindedir. Ama en iyi hissettiğiniz anlarda bile ortaya çıkıp size varlığını duyuran, adını koyamadığınız bir huzursuzluk, bir kendinden memnun olmama hali, tatminsizlik hissi yanı başınızda belirir. Bu ve buna benzer bir çok  adlandırılamayan  durumlar sadece kendi başına geliyormuş gibi düşünüp, kendini yalnız hissedebilir kişi. Oysa hepimizde var böyle düşünceler ancak yıllarca öyle özdeşleşmişiz ki onlarla, farkında bile değiliz. Sonuçta bu çok insani, herkesin yaşadığı sıradan ama bizim için bir şeylerin yolunda gitmediğini en azından daha iyi olabilecekken olamadığını gösteren bir ipucu.

İşte bu ipucunun peşine düşüp bir koçun hayatınıza girmesine karar verebilirsiniz. Çok gündelik ve sıradan bir  konu bile olabilir başlangıçta gündeminiz.

Bu aşamada bir koç neler yapar, nasıl bir ilişki kurar sizinle?

Bir koç doğru ve güçlü sorular sorarak sizin kendinize farklı bir açıdan bakmanızı ve kendi cevaplarınızı kendinizin bulmasını sağlar, görevi size ayna tutmak olan, bu işin eğitimini almış, geçmiş iş/hayat bilgi ve deneyimi ile sizinle doğru etkin iletişimi kuracak olan yol arkadaşınızdır artık.  Sizi yargılamaz, size çözüm önermez. Çözümü sizin bulmanız için bildiği tüm teknikleri ve modelleri uygular, en önemlisi içten bir ilişki kurar sizinle. Çünkü bu işin özü güçlü, içten ve dürüst bir ilişki kurulmasıdır. Güven ilişkisidir. İki kişinin arasında konuşulanın orada kalacağını bilir danışan ve bir koçun uyması gereken etik kurallar dizisinde en önemli kurallardan biri de budur zaten.

Belki biraz daha anlaşılır olmuştur koçluk. Bir de koçluğun ne olmadığını konuşursak sanırım iyice oturur.

Koçluk ne değildir?

Her şeyden önce  ağır depresyon ve buna benzer  duygusal fonksiyon bozuklukları ile ilgilenmez koç, o işin uzmanı psikolog/pskiyatr/terapistlerdir.  Başlangıç seanslarında böyle bir durumun oluştuğunu görünce danışanı direk bu uzmanlık alanlarına yönlendirir.  Size daha önce belirli kurallara göre belirlenmiş, hazır çözümler sunmayacağı için danışman veya mentor da değildir. Koçlukta her insanın eşsiz ve biricik olduğu gerçeğinden yola çıkılır. Dolayısıyla herkesin çözümü kendi içinde saklıdır ve kendine özgüdür. Koçun görevi,  etkili sorular sorarak içinizde yaptığınız yolculukta  size eşlik etmektir. Hazır çözümler bazı danışman/mentörlük alanlarına giren konularda işe yarayabilir  ancak yukarda anlattığım ve benzer konularda genellikle  tek çözüm ve cevap sizdedir.  İşin aslı bu yolda amaca ulaşan da sizsinizdir, gerekenleri yapmazsanız ulaşamayan da siz. Koç sadece sizin yanınızda duran arkadaşınızdır.

Özetlemeye çalıştım. Ancak hala tam oturmayan şeyler varsa sorabilirsiniz bana, seve seve cevaplarım.

Sonraki yazıda görüşünceye dek hoşçakalın…