Gülerken gülerken bir ağlamak geldi

 

Geçenlerde katıldığım bir eğitimde anlatıldı. Doğduğumuzda dört temel duyguya sahip oluyormuşuz. Üzüntü, mutluluk, öfke ve korku. – Aslında bu duyguların sayısı ve içeriği konusunda  psikoloji dünyasında farklı yaklaşımlar varmış, Gizem’den öğrendim bu bilgiyi de – Temel duygu, dünyanın neresinde olursa olsun, hangi toplumda olursa olsun bir bebeğin doğduğunda hatta belki anne karnında sahip olduğu duygular. Bu nedenle temel duygu deniyor bunlara.

Temel duygular otantik duygularımız. Yani ne hissediyorsak onu hissettiğimiz duygular. Hayatımızın ilerleyen yıllarında sosyal çevremizde tetiklenen bazı duygular giriyor hayatımıza. Örneğin utanma, kıskançlık gibi. Bunlar temel duygularımızdan değil, sonradan öğrenilmiş gerçek olmayan duygular. Ayrıca büyüdüğümüz aile ortamında kabul edilmeyen bazı duyguların yerine başka duygular koymayı öğreniyoruz. Sonuçta gerçekten hissettiğimiz bir duygunun yerine başka bir duyguyu yaşıyoruz; otantik olmayan duyguyu, ne hissetmemiz gerektiğine dair izin verilmiş olan duyguyu.

Sizin ailenizde kabul edilebilir duygular nelerdi? Aile üyeleriniz hangi duygularını gösteriyordu?   Özellikle stres altında olduğumuz durumlarda gerçek duygularımız değil de onun yerine öğrendiğimiz   duygular çıkıyor ortaya. Örneğin bir kız çocuğunun neşe ile dans etmesi, kahkahalar atması uygun görülmüyorsa, terbiyeli kızlar böyle davranmaz, yüksek sesle gülmez öğretisi ile büyümüşseniz ileride koca bir kadın olduğunuzda mutlu anlarınızda otantik duygunuz neşe iken tepki olarak üzüntü çıkabiliyor ortaya. İçimde bir sıkıntı var kötü bir şey olacak, çok güldük ağlayacağız gibi ifade ettiğiniz duygular yaşıyorsunuz. Bir aile ortamında bir erkek çocuğuna “karı” gibi ağlaması ya da korkması yasaklanmış ise yaşayabileceği tek duygu öfke oluyor. Her türlü tepkisini öfke ile dışa vuran, bağırıp çağıran, kolay kavga çıkaran bir karakter sergileyebiliyorsunuz.

Soğan.jpg

Otantik duygularımızı şöyle bir metaforla gözümüzde canlandıralım. Bir soğanı ortadan ikiye böldüğünüzü düşünün. Soğanın halkaları en dıştan katman katman içe doğru sıralanıyor. O en ortadaki küçük bölge – halk dilinde soğanın cücüğü denen bölge 🙂  – otantik duygumuz. Bir duyguyu yaşadığımızda o anki duygumuzun gerçekte ne olduğunu anlamaya çaba sarf edelim, katmanlar arasında derine doğru inip öz duygumuzu keşfetmeye çalışalım. Bunu başarabilirsek kendimiz olmayı başarabileceğiz. Gerçek duygularımızı bulup çıkarmak kendimiz olarak yaşamamızı, daha huzurlu olmamızı sağlayacak. En azından çocuklarımızın her ne olursa olsun gerçek duygularını yaşamalarına izin vermeye çalışalım. Ağlamak, gülmek, üzülmek, kızmak, çok mutlu olmak bunların tümü kız, erkek tüm çocukların yaşayabileceği duygular. Kalpleri bir şeye nasıl tepki veriyorsa vücutları da aynı tepkiyi doğurup gerçek duygularını yaşasınlar. Biz de öyle. Hiçbir şey için geç değil bu hayat, hele mutlu olmak için hiç değil.

Görüşmek üzere…

 

Reklamlar

Ben çok demokratımdır. Hadi ya? (Kendimize dair önyargılarımız)

Kendimizi nasıl tanımlıyoruz? Dilimizden dökülen sözcükler bizi doğru olarak anlatıyor mu? Söylediklerimize hem kendimiz hem karşımızdakiler inansa bile huzurlu muyuz?

İnsan en zor kendisi ile yüzleşebiliyor. Kendisini kandırabiliyor. Bunun en büyük nedeni kendimizle ilgili önyargılarımız. Beynimizin ve yüreğimizin kapılarını kapatıyoruz kendimizle ilgili gerçeklere dair. Bazı doğru bildiğimiz yalanlar ile belki de ömrümüzün sonuna dek yaşayabiliyoruz.  Şanslıysak bazen bir arkadaş bazen yardım aldığımız  biri farkındalık oluşturabiliyor ama niyetimiz yoksa o farkındalık da yüksek duvarlarımızdan içeri giremiyor.

Kendimiz ile ilgili kurduğumuz cümlelere tarafsız bir gözle bakmak çok zor. Bunun üzerine merakla eğilip, kendimizi geliştirip ve belirli yardımlar alarak geldiğimiz belli bir seviyeden sonra ancak görmeye başlayabiliyoruz kendimizi kandırdığımızı. Kendimiz için düşündüğümüz şeylerin “gerçekler” den ziyade inançlar olduğunu.

Son günlerde bire bir yaşadığım iki olaydan örneklerle açıklayayım. Katıldığım önemli bir dernek toplantısı vardı benim de dahil olduğum büyük bir grubun geleceğini çok etkileyecek kararların alınacağı ve seçim yapılacağı. Biri bu. Diğeri yaşadığım apartmanda geçen kapsam olarak daha dar ancak konumuzla çok alakalı.

Cümleler kurmak çok kolay. “Ben çok demokratımdır”, “Ben kitap okumayı severim”, “Ben hayvanları severim”, “Ben hiç bencil değilimdir”, “Ben çok anlayışlıyımdır”, “Ben hiç yargılamam”  gibi uzayıp giden cümleler.

Gerçekten öyle misiniz yoksa söyleye söyleye bu cümle kuruluşlarına alıştırdığınız diliniz mi ve kendinize dair ön yargılarınız mı bunları söyleyen?

Bizi yönetenlerin ve meclisin demokrat olmadığı, tek adamlığa soyunmanın ne denli yanlış olduğu eleştirisini yapıp ardından yöneticiliğini yaptığınız bir toplantıda kimseye söz hakkı vermeyip kendi savunduğunuz görüşler doğrultusunda kararlar alıyorsanız sizin demokrat olduğunuza kim inanır ve bir başkasını eleştiri hakkınız kalır mı? Asıl önemlisi kendi özünüzden inanır mısınız buna? Bilinçsizce inanıyor olabiliriz ama biliyorum ki hücrelerimiz bile kabul etmez bunu, yüreğimiz dinlemez. Yönettiğiniz bir ülke olabilir, bir holding olabilir, on kişilik bir grup olabilir. Hiç fark etmez. Herkes kendi etki alanı içinde sergilediği davranışlarından sorumludur. Sonrasında dilinizdeki ve içinizdeki gerçek siz ile mesafeyi iyice açıp, adını koyamayacağınız ve yakanızı bırakmayacak bir tatminsizlik ve mutsuzlukla yaşamaya devam edersiniz.

Diğer olay da şöyle. Apartmanda yaşamını mutlu hale getirme çabasında olan bir komşunuzun penceresinin önüne kuş yemi koymasına, alt katta oturan kişi olarak siz aynı cümle içinde hem “penceremin önü kirleniyor” diye karşı çıkarken hem de “ben de hayvanları severim” diyebiliyorsanız kandırdığınız kişi komşunuz mu yoksa kendiniz misiniz?

Pek kolay değil bu sorular biliyorum. Kişinin kendisi ile yüzleşmesi çok zor. Kendi içimizdeki gittikçe derinleşen tatminsizlik kuyusuna bir taş atabilsek, bir şeyler aralanmaya ve huzuru bulmaya adım atmaya başlayabiliriz. Kendinizle ilgili sorular sormaya istekli olmalısınız öncelikle. Mesela;

Kendinizle ilgili ön yargılarınızın ne kadar farkındasınız? 

Çok güvendiğiniz yakınlarınıza ve iş arkadaşlarınıza bununla ilgili kendinize dair sorular sormaya hazır hissediyor musunuz kendinizi?  

Kendinize ve hayata dair görüşlerinizi yeniden güncellemeye hazır mısınız?

Bunu yaparsanız neler kazanacaksınız?

Çok kolay olmayabilir. Ama yolu var.  Yaşamak bir lütuf, hakkını vermemiz gerekiyor.

Siz Ruhunuzu Nasıl Besliyorsunuz?

Sebastio Salgado hafta sonunun ilk ödülü oldu bana. “Toprağın Tuzu – Salt of Earth” belgeselini izledim Büyükada’da. Fotoğrafçılığını bildiğim kelimelerle tanımlayamam ama insanlığını anlamak için dünya üzerinde kenarda/zorda yaşayanlar adına yaptığı fotoğraf projelerini görmenin  ve “Bir taş, bir böcek, bir ağaç ne kadar doğaya aitse ben de o kadar bu doğaya aitim”  sözünü bilmenin yeterli olduğunu düşünüyorum.

Aynı göğün, aynı yıldızların altında böyle insanlarla yaşadığımı bilmek her zaman ilham veriyor bana. Güven veriyor, umut veriyor. Öyle bir tatmin duygusu yaşıyordum ki belgesel bittiğinde, güzel havada adanın rahatsız edici, özensiz kalabalığının bile farkına varmadan yürüdüm ada sokaklarında. Daha fazla insan olduğumu hissettim. Yaşamanın bazen hayatın kendisine, bazen yaşadığınız topluma, hatta bazen de kendimize tavır almak olduğunu düşündüm ve bu tavrın sonuçlarına hazır olmak demek olduğunu.

Ertesi günü bu duyguların yoğunluğu ile Pazar kahvaltısı yaparken güzel bir tesadüf ile Digitürk festival kanalında “Conducta – Behaviours (Hal ve Gidiş)” adlı Küba filmine denk geldim. Yine güzel bir insan, yaşlı bir öğretmenin öğrencileri için, kendi mesleği için mücadelesi, bir çocuğun hayata tutunma çabası, çocuklukta yaşanan o ilk aşk, insanların zayıflıkları, acizlikleri gibi temalarla gözümü kırpmadan izlediğim bir filmdi. Bu da Pazar sabahımın ödülü oldu.

Yine daha bir tam hissettim kendimi. Pazar sabahına taşıdığım  Salgado’ya Conducta filmi de eklendi. Yaptığı işe tutkulu olmanın, değerlerini ön plana alarak yaşamanın güçlü duruşu ve coşkusu doldurdu yüreğimi.

İzlemediyseniz mutlaka izleyin ikisini de. İzledikten sonra da düşünün kendi değerlerinizi. Sonra da biraz daha düşünün değerlerime uygun yaşıyor muyum diye; bu coşku halini kendi hayatımda yaşıyor muyum diye. Cevap sizde. Bulamıyorsanız, derinlerde kalmış ise  değerler ve coşku, gelin birlikte çıkaralım. Görüşmek üzere 🙂

II-İçedönük Liderlerin gücü, özellikleri (Konuşmadan Duramayan bir Dünyada İçedönüklerin Gücü)

İçedönüklükle ilgili yazı serisinin birinci bölümünü okumak için aşağıdaki linke tıklayın

https://meltemburada.com/2016/04/02/konusmadan-duramayan-bir-dunyada-icedonuklerin-gucu/

Susan Cain’in “Sakinler de Kazanır” adlı kitabından bana enteresan ve çok bilgilendirici gelen belirli bölümleri aktarmaya devam ediyorum.

Bu bölüme içedönüklüğün ne olmadığı ile ilgili kısa bir açıklama ile başlamak istiyorum. İçedönük kelimesi münzevi ya da insanlardan kaçan kimse gibi görülüyor genellikle ama bu çok yüzeysel bir bakış açısı. İçedönükseniz belki bu özelliğiniz olabilir ama genelde arkadaş canlısı olursunuz. Bu çok arkadaşınız olması, çevrenizde sizi seven birçok insanın olması demek değil ama aslında umurunuzda bile  değildir bu, siz derin ilişkiler geliştirebileceğiniz, yüreğinizi açabileceğiniz sayısı sınırlı ama “gerçek” ilişkilerden yanasınızdır.

İçedönüklerin utangaç olduğu gibi bir şehir efsanesi de var. Utangaçlık toplumsal kınanma veya aşağılanma korkusu, oysa içedönüklük aşırı uyarıcı olmayan ortamlara yönelik bir tercih. Utangaçlık doğası gereği acı verici ama içedönüklük değil. İnsanların bu iki kavramı karıştırmasının nedeni bunların bazen örtüşmesi.  Dolayısı ile utangaç bir dışadönük olabilirsiniz veya utangaç olmayan bir içedönük. Ya da kaygılı bir içedönük ama sakin bir dışadönük de olabilirsiniz. Kavramları karıştırmamak gerekiyor kendinizi ya da bir başkasını yanlış tanımlamamak için.

Birinci bölümde bir kültür tarihçisinin 20.yy başlarında  Amerika’nın  karakter kültüründen kişilik kültürüne geçiş yaptığını ve belirli bir zaman sonrasında dışa dönüklüğün bu geçiş süreciyle en önemli değer haline geldiği şeklindeki düşüncesinden bahsetmiştim. Bu bölüme başlamadan önce karakter ve kişilik arasındaki farkı hepimiz aynı şekilde anlayalım istediğim için konuya geri döndüm. Uzmanların kendi araştırmalarına göre yaptığı farklı tanımlar olabiliyor. Ben bir tanesini aşağıda açıkladım.

Karakter ve kişilik genellikle birbiri yerine kullanılıyor. Ancak karakter daha çok kişinin bütünlüğü, tamlığı ile ilgili bir kavram. Bizim ne tip bir insan olduğumuzu belirleyen davranışsal özelliklerimizin toplamı. Karakter zaman içerisinde çevre ile etkileşimimizden öğrenilmiş davranışlar. Bunu ailemiz, öğretmenlerimiz, diğer sosyal çevremizle olan ilişkilerimiz ve gözlemlerimiz aracılığı ile öğreniyoruz.

Kişilik ise doğuştan getirdiğimiz özellikler. Sosyal olmak, sakin ya da girişken olmak, analitik olmak, içedönük ya da dışadönük olmak gibi.  Karakterin kişilikle doğrudan bir bağlantısı olsa da karakterimiz oturaklı bir hale gelinceye dek çevreden aldığımız etkileşimler sonucu değişim içinde oluyor.

Bu bir noktadan sonra karakterin değişmez olması anlamına gelmiyor tabii ki, gerekli olduğu durumlarda bilinçle değiştirilebiliyor.  Özetle karakter sizin hayata, işe, ailenize, arkadaşlığa karşı olan inanç ve değerlerinizle ilgili.

Evet karakter kültüründe ideal benlik ciddi, disiplinli ve saygı değermiş. Önemli olan insanın nasıl bir izlenim bıraktığı değil, kendi başınayken nasıl davrandığıymış. Amerikalılar kişilik kültürü ile birlikte nasıl göründüklerine odaklanmaya başlamışlar. Sanayi toplumunun yükselmesi, bu kültürel evrimin ardındaki temel neden olmuş. Amerikalılar artık komşuları ile değil yabancılarla birlikte çalışmaya başlamışlar. Aile bağlarının olmadığı insanlar üzerinde nasıl etkili olabileceklerini de düşünmeye başlamışlar. Popüler kişisel gelişim rehberleri, odaklarını içsel erdemlerden dışsal cazibeye çevirmiş. Yani “ne söyleyeceğiniz” değil bunu “nasıl söyleyeceğinizi” bilmek önemli hale gelmiş. Eski kültürde ve yeni kültürde öne çıkan özellikler şöyleymiş;

Karakter rehberinde özellikler              Yeni kişilik rehberinde yer alan özellikler

Vazife                                                            Çekici

İş                                                                    Nefes kesici

İyilik                                                              Büyüleyici

Onur                                                              Alımlı

İtibar                                                             Coşkulu

Ahlak                                                            Baskın

Görgü kuralları                                          Güçlü

Dürüstlük                                                    Enerjik

 

Yani süreç içerisinde ne kadar anlamlı şeyleri feda ettiğimizin farkına varmadan Karakterden Kişiliğe geçişimizi görüyoruz.

Şimdi birinci bölüm ve şu ana kadar yazdıklarımın tümünden yola çıkıp Liderliği hiper-dışadönüklük ile aynı kefeye koymak her zaman anlamlı mıdır?  gibi kitaptaki bir soru ile başlayarak iş hayatını irdeleyelim istiyorum. Sonra da anketi paylaşacağım.

Çok rastlanılan, iyi bir sunum becerisi ile gerçek liderlik arasındaki farkın görülmemesi gibi bir sorundan ve bunun yarattığı  hayal kırıklığından bahsediyor kitap.  İyi konuşmacı oldukları için, sesi daha gür çıktığı için fikirleri kabul edilenler de cabası.  Kitapta genelde liderlik okullarında öne çıkarılan bu özelliklerin aksine, Bill Gates’in de dahil olduğu etkin CEO koltuklarında oturan kişilerin içedönükler olduğunu söylüyor ve ilave ediyor;

“Karşılaştığım etkin liderlerin ortak tek özelliği, sahip olmadıkları bir şeydi; karizmaları ya çok azdı ya da hiç yoktu ve ne bu terime ne de işaret ettiği şeye ihtiyaçları vardı.”

Bu liderlerle çalışan kişiler onları şu sözlerle tarif etmişler; sessiz, mütevazı, alçakgönüllü, içine kapanık, utangaç, kibar, mülayim, kendini geri planda tutan, ölçülü.

Bu araştırmaları yapan yönetim teorisyeni Collins buradan çıkarılacak dersin açık ve net olduğunu söylüyor. “Şirketleri dönüştürmek için dev kişiliklere ihtiyacımız yoktur. Kendi egolarını değil yönettikleri kurumları inşa eden liderlere ihtiyacımız vardır. “

Üst seviyede ve tanınmış başarılı bir içe dönük lidere yönelik yapılan araştırma sonucu şöyle; “Emrinde çalışan insanlara kilit kararlar hakkında bilgi veriyor, makul görünen fikirleri uyguluyor ve bu sırada nihai otoritenin kendisinde olduğuna açıklık getiriyordu. Takdir edilmeyi hatta bir işin sorumlusu olmayı önemsemiyordu, sadece o işi en iyi şekilde yapacak kişilere görev veriyordu. Bu en ilginç, en anlamlı, diğer liderlerin kendilerine saklayacakları türden işleri başkalarına devrettiği anlamına geliyordu.

O halde içedönük liderlerin dışadönük liderlerden daha farklı – ve bazen daha iyi – yaptıkları şey neydi?   Adam Grant yaptığı çalışmada belli kuruluşların ve bağlamların içedönük liderlik tarzına, diğerlerinin ise dışadönük yaklaşımlara ihtiyacı olduğunu düşünüyordu.

Ancak genelde yapılan araştırmalar bu türden ayrımlar yapmıyordu. Onun hipotezini özetle şöyle aktarayım.

Dışadönük liderliğin çalışanlar pasif olduğunda grup performansını artırdığı, ancak içedönük liderlerin proaktif çalışanlarla daha etkin olduğu üzerine kuruluydu. Etkinlik neden çalışanların pasif ya da aktif olmalarına bağlıydı?  Başkalarının fikirlerini de  dinlemeye yatkın olmaları ve sosyal durumları domine etmeyle ilgilenmemeleri nedeniyle içedönüklerin sunulan önerileri uygulamaları daha muhtemeldi. Yönettikleri kişilerin yeteneklerinden yararlanarak onları daha da proaktif olmaya motive etmeleri daha muhtemeldi.

Öte yandan dışadönükler olan bitene kendi damgalarını vurmaya o kadar  hevesli olabilirlerdi ki diğerlerinin iyi fikirlerini riske atar ve çalışanların edilgenleşmesine yol açabilirlerdi. Ancak ilham vermeye dair doğal yetenekleri sayesinde dışadönük liderler edilgen çalışanlardan sonuç almada daha iyilerdi.”

Dışadönükler kamusal alanlarda liderlik elde etme eğilimindeyken, içedönükler kuramsal ve estetik alanlarda liderliğe meyillilerdi. Dolayısı ile liderlik sadece sosyal durumlarda geçerli olmakla kalmayıp, sanatta yeni teknikler geliştirmek, yeni felsefeler kurmak, bilgelik dolu kitaplar yazmak ve bilimsel atılımlarda bulunmak gibi daha tek kişilik durumlarda da gerçekleşiyordu. Şu benzetmeye de bayıldım.

“Başkaları avluda kadehlerini tokuştururken siz arka bahçede bir ağacın altında oturuyorsanız, elmanın sizin kafanıza düşmesi daha muhtemeldir.”

Evet yazıyı aşağıda bir anket vererek burada keseceğim. Bir sonraki yazım, serinin 3. bölümü olacak. İşbirliğinin, Ekip Çalışmasının Yaratıcılık üzerine etkisini anlatacağım. O zamana kadar hoşçakalın, görüşmek üzere:)

 

Ankette cevap olarak Doğru ya da Yanlış olarak verdiğiniz cevapları sayın. Doğru sayınız çok ise içedönük, Yanlış sayınız çok ise dışadönük olarak belirleyebilirsiniz. Her ikisi de dengeli olabilir. Bu zaman içinde kendi durumunuzu dengeli bir hale getirdiğiniz anlamına geliyor. Bu testin daha detaylı olanları vardır sanırım bu sadece öylesine bir fikir versin diye, hem de benim gib siz de bu tip anketleri seviyor olabilirsiniz diye. IMG_4821 (2).JPG

 

I-Konuşmadan Duramayan bir Dünyada İçedönüklerin Gücü

Günümüzde  sosyal olmak mutluluğun ve başarının anahtarı gibi görülüyor. Aslında sadece günümüzde değil benim çocukluğumda bile böyle olduğunu hatırlıyorum. Bu nedenle benim gibi içedönük olan pek çok kişi  hayatının belli bir dönemine kadar bu özelliğini olumsuz bir şey sanarak  yaşamıştır veya hala öyle yaşayanlar vardır eminim.

Benim  çocukluğumda dışa dönük faaliyetlerim çoktu. Spor, müzik, bale, arka bahçede arkadaşlarıma kendi bastığım biletleri dağıtarak mandolin çalıp şarkı söyleyerek konser vermek gibi. Bunları yaparken bile kendi kendine kalmayı seven, bir süre oynadıktan sonra eline kitabını alıp yalnızlığına geçmek isteyen, arkadaşlık konusunda seçici olan bir çocuktum. Ama sınıfın en başarılısı olsam bile, evde de okulda da “gereken durumlarda” kendimi öne çıkarmam, göstermem için yapılan bazı “destekleyici” konuşmaları hatırlıyorum. Sonrasında iş hayatında da yaptığım iş ortadayken onu göstermek için farklı süslemelere girmem gerekiyordu, anlamıyordum. Daha doğrusu belli bir süre sonra anlamıştım isteneni tabii, ama kabul etmedim değişmeyi ne pahasına olursa olsun. Tüm kitaplar, söylemler dışadönük olmanın gücünü, erdemlerini anlatıyordu oysa. Ama işte bir içe dönük olarak kuvvetli sezgilerim vardı değişmek istememe isteğimi içten içe onaylayan.

Evet içedönüklüğün gücünü, yine bir içedönüğün kuvvetli yanı olan sezgilerim sayesinde kavramıştım ben yıllar önce. Bir dışadönük gibi davranmak için de uğraş vermedim o saatten sonra, özellikle iş hayatında öyle olması beklense de. İki farklı davranış tipinin kendine has güçlü alanlara hitap ettiğinin farkındaydım.  Yaklaşık dört yıl kadar önce Susan Cain’in“Sakinler de Kazanır” kitabını okuyunca da bazı taşlar tam yerine oturdu. Kitap içedönüklüğe bir methiye değil, dışadönüklüğün üstünlük olarak kabul edildiği dünyamızda ikisini farklı kefelere koyarak, içedönüklerin güçlü yanlarını anlatmaya çalışan, basmakalıp düşünceleri düzeltmeye çalışan bir kitap.

Dışa dönüklüğün ideal olarak benimsendiği bir değer sistemi var. 1900’lü yılların başında popüler kişisel gelişim rehberleri odaklarını içsel erdemlerden dışsal cazibeye çevirmişler yani “ne söyleyeceğinizi ve bunu nasıl söyleyeceğinizi bilme”ye. Amerikalı bir kültür tarihçisinin Karakter Kültürü adını verdiği şeyden Kişilik Kültürü adını verdiği şeye geçiş olduğu şeklinde tanımlanmış bu dönem. Öyle cazip ve aranan bir özellik olarak gösteriliyor ki dışadönüklük çoğu insan hayatın her alanında buna uyum sağlamak zorunda hissediyor kendini. Hatta dışa dönükmüş gibi davranmak için zorluyorlar kendilerini. Eğitimler alıyorlar bu yanlarını geliştirmek için. Analiz edilmiş hiçbir veriye dayanmasa da kabul görmüş öyle inanışlar var ki; mesela bir grupta çok konuşanın ketum olana göre daha zeki kabul edilmesi. Çok konuşmakla zeki olmak arasında hiçbir bağlantı olmasa da böyle inanılıyor. İçedönüklüğün daha anlamına sıra gelmeden kelimenin kendisi olumsuz bir duygu yaratıyor zihinlerde.

Oysa içedönüklüğü acımasızca eleştirmek yerine şu dünyada içe dönüklerin sayesinde yaşadığımız güzelliklerin farkında olsak diyor kitap.  Einstein, Proust (Kayıp Zamanın İzinde), Chopin, J.K Rowling (Harry Potter), Steven Spielberg gibi. Uzatmamak için birkaç isimle saydığım bu içedönükler olmasaydı nelerden mahrum kalacağımız açık. Bu kişiler iç dünyaları ile uyum içinde olan, sessizlerden oluşuyor. Yukarıda saydığım içe dönüklerin bu başarıları fikir ve sanat edinimleri ile olan uzun süreli ilişkilerinden geliyor. Finans, siyaset gibi daha az içe dönük uğraşılarda bile en büyük atılımların bazıları içe dönükler tarafından yapılmış. Eleanor Roosevelt, Al Gore, Waren Buffett, Gandhi başarılarını içe dönük olmalarına rağmen değil içe dönük olmaları sayesinde yapmışlar.

Kitaptaki şu yazı nasıl güzel tanımlamış bir içedönüğün kendi içinde muazzam keyif alabileceği bir durumun kalıplaşmış bakış açısıyla nasıl farklı değerlendirilebileceğini. Çoğu yaşıyordur bunu.

 “İyi bir kitap uğruna bir akşam yemeği davetini geri çevirdiğinizde halâ suçluluk duyuyor olabilirsiniz. Ya da belki de lokantada, tek başına yemek yemekten hoşlanıyorsunuz ve yemek yiyenlerin acıyan bakışları olmasa daha iyi olurdu. Ya da size “çok düşündüğünüzü” söylüyorlardır, genellikle sessizler ve olan bitene kafa yoranlar için kullanılan bir ifadedir bu. Elbette bu tip insanlar için bir başka kelimde daha var. DÜŞÜNÜR. “  

Evet ne diyorsunuz içe dönükler, daha mutlu hissediyor musunuz kendinizi? Sevgili dışadönükler gibi sizin de olumlu ve çok güçlü pek çok yanınız olduğunu ve bunlara içedönüklüğünüz sayesinde sahip olduğunuzu öğrenmek mutluluk verici değil mi?

Yazar içedönüklerin kendi yeteneklerinin farkına varmalarının ne kadar zor olduğunu ve bunu yapabildiklerinde ne denli güç kazandıklarını gördüğünü yazıyor. Sanırım farkına varmanın zorluğu sahip olduğumuz özellikleri daha çok iç dünyamızda yaşadığımız için dışarıdan yüzeysel bir bakışla fark edilemeyen,  anlamak için iyi bir gözlem ve emek gerektiren özellikler olması. Yaşadığımız dünya hızlı ve kolay olandan yana. Dolayısıyla insanlar da çoklukla kolay olana odaklanıyor.

Ama bazen bu içedönük/dışadönüklükte olduğu gibi başka kişisel özelliklerde de öyle yanılsamalar yaşıyoruz ki kendi olumlu ve güçlü özelliklerimizin hiç farkında olmayabiliyoruz. Dışardan birinin bize bunları fark ettirmesine ihtiyaç oluyor. İşte burada koçluk çalışmasının çok büyük katkıları var. Koçluk seansları sonrasında kişinin kendi güçlü yönlerinin farkına varması benim en sevdiğim ve tatmin yaşadığım bir çalışma. Bazen sadece danışanların ortaya çıkan güçlü yanlarına önce şaşkınlıkla bakıp sonrasındaki mutluluklarını görmek ve o güne kadar problem yaşadıkları konuları bu yanlarıyla çözmeye başlamalarını izlemek için bile koçluk yapabilirim.

Tekrar kitaba dönelim, aslında nerdeyse kişilik psikoloğu sayısı  kadar içedönüklük ve dışadönüklük tanımı olduğunu söylüyor kitap. Yine de uzmanlar kimi önemli noktalarda hemfikirler. Örneğin;

Dışadönükler yeni insanlarla tanışmak, kayak yapmak ve yüksek sesle müzik  dinlemek gibi      aktivitelerin getirdiği fazladan enerjiden keyif alırlar.

*İçedönükler, yakın bir arkadaşla şaraplarını yudumladıkları, bulmaca çözdükleri ya da kitap okudukları zamanlarda olduğu gibi daha az uyaranla kendilerini oldukça iyi hisseder.                      

Dışadönükler kendilerine verilen işleri çarçabuk halletme eğilimindedirler. Hızlı  (bazen fazla aceleci) kararlar verirler ve aynı anda birden fazla iş yapma ve risk almada rahattırlar.                    

* İçedönükler genellikle daha yavaş ve düşünüp tasarlayarak çalışırlar. Tek bir işe odaklanmayı sever ve iyi konsantre olurlar.

* Dışa dönükler para ve statü gibi ödüllerin heyecanından keyif alırlar.

* İçedönükler zenginlik ve şöhretin cazibesine görece ilgisizdirler.

Evet sevgili içedönükler o zaman ne yapalım diyorsanız, tavsiyem kendi tarzınıza sadık kalarak iş hayatınız ve yaşamınızı devam ettirmek. İçedönüklüğün, olduğunuz kişinin aslî bir parçası olduğunu bilerek ve bu güzel özelliğinizi kucaklayarak yaşamaya devam edin. Dışadönük olmak için, yani tam anlamıyla olamayacağınız bir şey için deliler gibi uğraş verip yalnız kalınca onun yorgunluğunu ve tatminsizliğini yaşamak yerine güçlü yanlarınızı keşfetmeye çalışın. Size uymayan davranış biçimleri geliştirmek değerlerinizle de çelişecektir. İşinizde, ilişkilerinizde sizin o derin iç dünyanızdan gelen, o değerli özelliklerinizi  kullanmaya başlayın. İş hayatında yumruğunu masaya vuran bir tip olmak için uğraşmak yerine mesela müzakere gücünüzü, sezgilerinizi veya hümanistliğinizi kullanın, nezaketinizden vazgeçmeyin. Liderlik kavramını içedönük lider(*)  tanımına uygun yanlarıyla benimseyin, uygulayın. Siz ekibi ile bağ kuran, onlara eşit söz hakkı veren, öne çıkaran ve gidilecek yöne onlarla birlikte yürüyen bir lider tipi olabilirsiniz.  Temelsiz bir şekilde kabul görmüş tek tip liderlik kavramına uyabilmek için size yakışmayan bir liderlik kıyafeti giymeyin üstünüze.

Evet içedönükler, siz içinizdeki gerçek güçlerinizi ve değerlerinizi tüm samimiyetinizle dışarı vurmaya başladığınızda bir süre sonra herkes tarafından nasıl algılanıp farkına varıldığını göreceksiniz. Derin duygulara, şefkate ve insancıllığa gereken değeri vermeyecek çok az kişi vardır. Hepsinden önemlisi ise sizin kendi gibi olan ve davranan bir insanın huzuruyla ve barışıklığıyla yaşamanızdır.

Herkes kendini yaşasın. Dışadönükler kendileri gibi içedönükler kendileri gibi. Umarım işinize yaramıştır yazılanlar. Kısa süre sonra görüşmek üzere 🙂

(*) : Yazı biraz uzun olduğu için aslında vermek istediğim  tipinizi belirleyeceğiniz anketi, başka bazı detayları ve çok az giriş yaptığım liderlik ile ilgili ekleyeceğim konuları bir sonraki yazıma/yazılarıma sakladım.

“ İnsanlar neden bilimle uğraşır? Neden sanat üretirler? Hayatta kalma başarımız ile ilgili en az öneme sahip şeyler, bizi tam da insan yapan şeylerdir.”

Bu satırları internette okumuştum. Çok beğenip not almışım. Söyleyenin Savas Dimopoulos Stanford Üniversitesi, Parçacık Fizikçisi olduğu yazıyordu ama ne kadar doğru bir bilgi emin değilim. Sonuçta her kim söylemişse çok doğru söylemiş.

Hayatta kalma başarısı, bir canlının en alt seviyedeki önemli bir faaliyeti. İnsanların da hayvanların da ilk çabası yaşamını sürdürmek. Hayatta olmanın yeterliliğine sırtını dayayıp yaşamını öylece devam ettirenler olduğu gibi, bu dünyada olmayı bir amaç, bir anlam peşinde koşmak, yaratmak ve üretmek olarak sorgulayanlar da var. İyi ki varlar. Onların çabaları sonucu yarattıkları sanat ve bilim sayesinde bizler de sorguluyor, araştırıyor, olanaklardan faydalanıp yeni şeylere ulaşıyor, duygularımızı inceltiyor, uygarlaşıyoruz. İnsan oluyoruz. Sanat/bilim olmasa da  bir şekilde var olurduk ama insanlığın en alt seviyesi diyebileceğimiz sadece yemek, içmek, üremek, iki ayak üzerinde yalpalamak, para ve iktidar sahibi olmayı insan olmak sandığımız bir seviyede. Kimilerimizin  bu eşiği atlayıp gerçek insan olmasını sağlayan  ise sanat ve bilim yani onu üretenler.

Herkesin bilim ve sanat üretmesi mümkün değil tabii, harcı da değil. Ama onu elinden geldiğince takip edebilmesi, oradan aldığı ilhamla hayatında bir anlamın peşinde koşması, bunu gerçekleştirdikçe kendine ve diğerlerine olan sevgi ve saygısının artması sanatın da bilimin de toplumlarda yarattığı, katkıda bulunduğu sonuçlardan birkaçı  sadece.

Tam da yazımızın konusu olan cümlede söylendiği gibi; varlığını devam ettiren insan soyundanız hepimiz ama bazılarımız çok daha fazla insan. O insanlara, bizim de dizlerimizin üstünden kalkıp yalpalamadan doğrulmamıza katkıda bulunan sanat ve bilim üreticilerine, yürekten sevgiler ve sonsuz saygılarla…

BEN YAPMADIM Kİ O YAPTI!!!

Başlık çocukken çok sık söylediğimiz bir sözü mü hatırlattı size? Hani içinde bizim payımız olsa bile yanlış bir şey olduğunu anladığımız anda kendimizi kurtarma çabası ile söylediğimiz.

Peki size “Biz kaç yaşında olursak olalım bu sözü hala söylüyoruz” dersem ne düşünürsünüz? Belki sesli değil ama tavır ve davranışlarımızla, kendi sorumluluğumuzu üstlenmeyerek her gün yapıyoruz bunu ne yazık ki.

Nerden geldi bu konu aklıma diye soracak olursanız; koçluk çalışmalarında ve kendi yaşamımda bizzat çok karşılaştığım bir konudur. Yazmayı düşünüyordum zaten. Oturduğum evi kiralama nedenlerimden biri olan, salonumun bir cephesindeki tüm pencerelerin önünde tüm güzelliğiyle uzanan bilge bir çam ağacım vardı. Kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılmaya başlayan yan apartmanın bahçesinde,  bizimle sınır olan taraftaydı. Bu Pazar uyandığımda, artık yerinde olmadığını gördüğümde, hissettiklerim, düşüncelerim nedeniyle bu olay çerçevesinde yazmaya karar verdim.  Yazarken bile gözlerim doluyor, o anda neler hissettiğimi anlatmam çok zor. Hayatınızda sevdiğiniz birini, bir dostu kaybetmenin acısı gibi çöktü içime. Sonrasında gördüm ki apartmanın arka bahçesindeki en az on-on beş ağacın tümü kesilmiş 😦

Düşündüm. İstanbul’un en güzel semtlerinden birinde oturuyorum. Kentsel dönüşümün, yok ettikçe doymayan bir canavar gibi gittikçe hızlanarak her şeyi yıkarak artık amacının ötesine geçmiş hesaplarla devam ettiği bir bölgedeyim. Bayılarak taşınmıştım Anadolu Yakasına. Sokaklar yemyeşil, apartmanlarının geniş balkonu çiçeklerle, kocaman bahçesi ağaçlarla dolu mahalleleri ile yaşam sevinci vermişti bana. Daha üzerinden iki sene geçmeden bu apartmanlardan ve mahallelerin çoğundan eser kalmayacağının belirtileri başladı.

Civarda kiminle konuşsam oturdukları evi kentsel dönüşüme sokmaktan çok mutlu. Yeni yapılan tek tip, balkonsuz –pardon fransız balkonlu- mimar elinden çıkmadığı için mimari hatalarla dolu, bahçesinde  kesilen en az elli, atmış yaşlarındaki ağaçlar yerine süs ağaçlarının yan yana  dikilip, kalan alanın açık otopark yapıldığı evlerine taşınmayı sabırsızlıkla bekliyorlar. Çünkü evlerin değeri olarak  milyarlarca liradan bahsediyor emlakçılar. Üstelik biz ev sahipleri yeni yapılacak evimizin bu değere çıkması  için cebimizden tek kuruş ödemek istemiyoruz. Müteahhitler de bedava yapmayacaklarına göre,  bunun karşılığında evleri kullanışsızca küçülterek daracık sokaklara kule gibi eskisinin iki-üç katı yüksekliğinde binalar dikerek bir çözüm buluyorlar kendilerine.

Bazen “Peki ağaçları korumak için bir anlaşma yaptınız mı müteahhitle?” diye bir soru gelirse cevabımız genelde aynı; “kesilen ağaç sayısında ağaç dikilecek”. Bu arada dikilen ağaçların asla o eski ağaçların muadili olmadığını söylememe gerek yok sanırım.

Gerçek böyleyken biz durumu  nasıl yaşıyoruz, neye inandırıyoruz kendimizi?

Genelde şöyle bir kalıbımız var. Başımızda rantçı bir iktidar var, belediye de zaten öyle, müteahhitler, inşaat şirketlerinin de o parti ile belirli yakınlıkları var. Çok eski olmayan evleri bile yıkma kararı alıyorlar. Müteahhitler yüzünden sokaklarımız on-on beş katlı binalarla doldu.  Hiç düşünmeden yaptılar inşaatları sırf para kazanmak için, ya alt yapı çöker kaldırmazsa bu yükü ne olacak? Bunları hiç düşünmüyor müteahhitler, belediye ve iktidar. Aslında biz ağacı çok severiz. Ağaçları da kestiler, ne esinti ne rüzgar var. Gezi parkı olayları sırasında bugün bahçesinde tüm ağaçların kesilip inşaatın başlatıldığı eski apartmanlardaki komşularla her gün tencerelerle tavalarla sesimizi duyurduk.

Evet suçlu kim? Sorumlu kim? İstemediğiniz şeyleri yapan bir yönetim tarafından yönetiliyor olabiliriz. Belli şeylere belki gücümüz yetmez, sesimiz çıkmaz ama bir mahalle halkının bu gidişi daha kontrollü ve daha insani daha doğa dostu yapması için elinde hiç mi güç yoktur? O mahalleli hiç mi sorumlu değildir? Buna benzer diğer konularda da bizim hiç mi sorumluluğumuz yoktur?

Valla ben yapmadım, iktidar yaptı, müteahhitler yaptı, emlakçılar yaptı!!!

Sorsak onlara, onların da sorumluluğu atacağı suçlayacağı birileri vardır mutlaka. Koşullar böyle, dünya değişti gibi.

Hayatta her konuda, etkin olacağımız alan minicik bile olsa kendi sorumluluğumuzu almadan yaşamaya devam etmek, içten içe kendimize ihanet etmektir. Benliğimiz, özümüz bunun bedelini  sevgisiz, umutsuz, vicdansız ve saygınlığı kalmamış bir insan haline dönüştürerek  çok ağır ödetir bize. Seçim bizim.

Ucundan kenarından dâhil olsak bile bir konuya,  elimizden ne geliyorsa yaparak kendi sorumluluğumuzu üstlensek. Sorumluluk bir aksiyon gerektirir. Devamında da işler istediğimiz gibi gelişmezse, elinden geleni yapmış bir insanın iç huzuru ve kendine saygısı ile  ben elimden geleni yaptım ama olmadı desek. Kendimize olan saygımız ve vicdanımızla barışık etkin bir birey olsak.  Bir şeyleri değiştiremez miydik?