Biz de değişimi doğa gibi yaşasak…

Hayatımız değişimlere açık bir süreç. Her değişime uğradığında bir yolculuğa çıktığınızı varsayın. Bu yolculuk; onu hayatımıza geçirdiğimizde mola veren  ancak bir sonraki değişimde tekrar başlayan biz yaşadığımız sürece tamamlanmayan, bizimle devam edecek bir yolculuk.

Değişim hayatımızla ilgili herhangi bir konuda gerçekleşebilir. Mesela iş hayatımızı ele alalım. Mevsimsel olarak tanımlayacaksak yaz döneminde olduğumuzu düşünelim iş hayatında. Yani her şey iyi gidiyor, mutluyuz, problem yok.

Ancak bir süre sonra bazı tatminsizlikler, problemler yaşamaya başlıyoruz. Bunlar öyle problemler ki bizim beklentilerimiz, ideallerimiz, özelliklerimiz ile işimizin artık uyum içinde olmadığını fısıldıyor bize.  İşte burada şöyle bir hataya düşebiliyoruz. Bize başarı elimizdeki şeyleri korumak olarak öğretildiği için, iş hayatımızda hep “yaz” da kalmak üzere çaba sarf etmeye başlıyoruz. Amacımız bu olunca da karşımıza çıkan her türlü değişimi bir tehdit olarak algılamaya başlıyoruz.

Oysa bu değişimin doğal olduğunu bilsek o zaman bunu bir fırsat olarak görüp, hayatımızı zenginleştirebilecek bizi daha ileri götürecek bir şans olarak görme olasılığımız olacak.

McClelland’a göre hayatın kaçınılmaz iniş ve çıkışlarında büyüyebilmek için her değişim sırasında sırasıyla her bir mevsimi yaşamamız gerekir.

IMG_5192.JPG

Sonbahar (Fall) – Hayatımızda bir değişim olduğunu hissetme ve gelecek şeye karşı hazırlanma

Kış başı  (Early winter) – Çekilme ve düşünme

Kış Gündönümü (Winter Solstice) – Karanlıkta ümit kıvılcımları yakalama

Kış sonu (Late Winter) – Yeni bir vizyon tanımlama

İlkbahar (Spring) – Çiçek açma ve eylemi plana dökme

Yaz (Summer) – Hasadınızı kutlama

Bu her alanda geçerli bir döngü. İşimiz, özel hayatımız, ilişkilerimiz, çevremiz, v.s

Başarı, değişime direnerek iyi olduğunu düşündüğümüz şeyleri aynı şekilde korumaya çalışmak değil bize öğretildiği gibi. Değişim gerekiyorsa bunu kabullenip (sonbahar), içimize çekilip düşünmek (kış başı), o değişimi içimize sindirip (kış gündönümü), yeni durumu netleştirmek (kış sonu) ve uygulamaya geçirdikten sonra (ilkbahar) yeni durumu keyifle yaşamaktır (yaz).

Yazın ne kadar süreceği belli olmaz. Belki uzun, belki kısa, belki ömür boyu. Ama bu doğal gelişime doğa kurallarını örnek alarak uymak bizi geliştiren ve zenginleştiren bir süreç olacaktır.

Görüşmek üzere 🙂

 

Reklamlar

Gülerken gülerken bir ağlamak geldi

 

Geçenlerde katıldığım bir eğitimde anlatıldı. Doğduğumuzda dört temel duyguya sahip oluyormuşuz. Üzüntü, mutluluk, öfke ve korku. – Aslında bu duyguların sayısı ve içeriği konusunda  psikoloji dünyasında farklı yaklaşımlar varmış, Gizem’den öğrendim bu bilgiyi de – Temel duygu, dünyanın neresinde olursa olsun, hangi toplumda olursa olsun bir bebeğin doğduğunda hatta belki anne karnında sahip olduğu duygular. Bu nedenle temel duygu deniyor bunlara.

Temel duygular otantik duygularımız. Yani ne hissediyorsak onu hissettiğimiz duygular. Hayatımızın ilerleyen yıllarında sosyal çevremizde tetiklenen bazı duygular giriyor hayatımıza. Örneğin utanma, kıskançlık gibi. Bunlar temel duygularımızdan değil, sonradan öğrenilmiş gerçek olmayan duygular. Ayrıca büyüdüğümüz aile ortamında kabul edilmeyen bazı duyguların yerine başka duygular koymayı öğreniyoruz. Sonuçta gerçekten hissettiğimiz bir duygunun yerine başka bir duyguyu yaşıyoruz; otantik olmayan duyguyu, ne hissetmemiz gerektiğine dair izin verilmiş olan duyguyu.

Sizin ailenizde kabul edilebilir duygular nelerdi? Aile üyeleriniz hangi duygularını gösteriyordu?   Özellikle stres altında olduğumuz durumlarda gerçek duygularımız değil de onun yerine öğrendiğimiz   duygular çıkıyor ortaya. Örneğin bir kız çocuğunun neşe ile dans etmesi, kahkahalar atması uygun görülmüyorsa, terbiyeli kızlar böyle davranmaz, yüksek sesle gülmez öğretisi ile büyümüşseniz ileride koca bir kadın olduğunuzda mutlu anlarınızda otantik duygunuz neşe iken tepki olarak üzüntü çıkabiliyor ortaya. İçimde bir sıkıntı var kötü bir şey olacak, çok güldük ağlayacağız gibi ifade ettiğiniz duygular yaşıyorsunuz. Bir aile ortamında bir erkek çocuğuna “karı” gibi ağlaması ya da korkması yasaklanmış ise yaşayabileceği tek duygu öfke oluyor. Her türlü tepkisini öfke ile dışa vuran, bağırıp çağıran, kolay kavga çıkaran bir karakter sergileyebiliyorsunuz.

Soğan.jpg

Otantik duygularımızı şöyle bir metaforla gözümüzde canlandıralım. Bir soğanı ortadan ikiye böldüğünüzü düşünün. Soğanın halkaları en dıştan katman katman içe doğru sıralanıyor. O en ortadaki küçük bölge – halk dilinde soğanın cücüğü denen bölge 🙂  – otantik duygumuz. Bir duyguyu yaşadığımızda o anki duygumuzun gerçekte ne olduğunu anlamaya çaba sarf edelim, katmanlar arasında derine doğru inip öz duygumuzu keşfetmeye çalışalım. Bunu başarabilirsek kendimiz olmayı başarabileceğiz. Gerçek duygularımızı bulup çıkarmak kendimiz olarak yaşamamızı, daha huzurlu olmamızı sağlayacak. En azından çocuklarımızın her ne olursa olsun gerçek duygularını yaşamalarına izin vermeye çalışalım. Ağlamak, gülmek, üzülmek, kızmak, çok mutlu olmak bunların tümü kız, erkek tüm çocukların yaşayabileceği duygular. Kalpleri bir şeye nasıl tepki veriyorsa vücutları da aynı tepkiyi doğurup gerçek duygularını yaşasınlar. Biz de öyle. Hiçbir şey için geç değil bu hayat, hele mutlu olmak için hiç değil.

Görüşmek üzere…