Siz Ruhunuzu Nasıl Besliyorsunuz?

Sebastio Salgado hafta sonunun ilk ödülü oldu bana. “Toprağın Tuzu – Salt of Earth” belgeselini izledim Büyükada’da. Fotoğrafçılığını bildiğim kelimelerle tanımlayamam ama insanlığını anlamak için dünya üzerinde kenarda/zorda yaşayanlar adına yaptığı fotoğraf projelerini görmenin  ve “Bir taş, bir böcek, bir ağaç ne kadar doğaya aitse ben de o kadar bu doğaya aitim”  sözünü bilmenin yeterli olduğunu düşünüyorum.

Aynı göğün, aynı yıldızların altında böyle insanlarla yaşadığımı bilmek her zaman ilham veriyor bana. Güven veriyor, umut veriyor. Öyle bir tatmin duygusu yaşıyordum ki belgesel bittiğinde, güzel havada adanın rahatsız edici, özensiz kalabalığının bile farkına varmadan yürüdüm ada sokaklarında. Daha fazla insan olduğumu hissettim. Yaşamanın bazen hayatın kendisine, bazen yaşadığınız topluma, hatta bazen de kendimize tavır almak olduğunu düşündüm ve bu tavrın sonuçlarına hazır olmak demek olduğunu.

Ertesi günü bu duyguların yoğunluğu ile Pazar kahvaltısı yaparken güzel bir tesadüf ile Digitürk festival kanalında “Conducta – Behaviours (Hal ve Gidiş)” adlı Küba filmine denk geldim. Yine güzel bir insan, yaşlı bir öğretmenin öğrencileri için, kendi mesleği için mücadelesi, bir çocuğun hayata tutunma çabası, çocuklukta yaşanan o ilk aşk, insanların zayıflıkları, acizlikleri gibi temalarla gözümü kırpmadan izlediğim bir filmdi. Bu da Pazar sabahımın ödülü oldu.

Yine daha bir tam hissettim kendimi. Pazar sabahına taşıdığım  Salgado’ya Conducta filmi de eklendi. Yaptığı işe tutkulu olmanın, değerlerini ön plana alarak yaşamanın güçlü duruşu ve coşkusu doldurdu yüreğimi.

İzlemediyseniz mutlaka izleyin ikisini de. İzledikten sonra da düşünün kendi değerlerinizi. Sonra da biraz daha düşünün değerlerime uygun yaşıyor muyum diye; bu coşku halini kendi hayatımda yaşıyor muyum diye. Cevap sizde. Bulamıyorsanız, derinlerde kalmış ise  değerler ve coşku, gelin birlikte çıkaralım. Görüşmek üzere 🙂

II-İçedönük Liderlerin gücü, özellikleri (Konuşmadan Duramayan bir Dünyada İçedönüklerin Gücü)

İçedönüklükle ilgili yazı serisinin birinci bölümünü okumak için aşağıdaki linke tıklayın

https://meltemburada.com/2016/04/02/konusmadan-duramayan-bir-dunyada-icedonuklerin-gucu/

Susan Cain’in “Sakinler de Kazanır” adlı kitabından bana enteresan ve çok bilgilendirici gelen belirli bölümleri aktarmaya devam ediyorum.

Bu bölüme içedönüklüğün ne olmadığı ile ilgili kısa bir açıklama ile başlamak istiyorum. İçedönük kelimesi münzevi ya da insanlardan kaçan kimse gibi görülüyor genellikle ama bu çok yüzeysel bir bakış açısı. İçedönükseniz belki bu özelliğiniz olabilir ama genelde arkadaş canlısı olursunuz. Bu çok arkadaşınız olması, çevrenizde sizi seven birçok insanın olması demek değil ama aslında umurunuzda bile  değildir bu, siz derin ilişkiler geliştirebileceğiniz, yüreğinizi açabileceğiniz sayısı sınırlı ama “gerçek” ilişkilerden yanasınızdır.

İçedönüklerin utangaç olduğu gibi bir şehir efsanesi de var. Utangaçlık toplumsal kınanma veya aşağılanma korkusu, oysa içedönüklük aşırı uyarıcı olmayan ortamlara yönelik bir tercih. Utangaçlık doğası gereği acı verici ama içedönüklük değil. İnsanların bu iki kavramı karıştırmasının nedeni bunların bazen örtüşmesi.  Dolayısı ile utangaç bir dışadönük olabilirsiniz veya utangaç olmayan bir içedönük. Ya da kaygılı bir içedönük ama sakin bir dışadönük de olabilirsiniz. Kavramları karıştırmamak gerekiyor kendinizi ya da bir başkasını yanlış tanımlamamak için.

Birinci bölümde bir kültür tarihçisinin 20.yy başlarında  Amerika’nın  karakter kültüründen kişilik kültürüne geçiş yaptığını ve belirli bir zaman sonrasında dışa dönüklüğün bu geçiş süreciyle en önemli değer haline geldiği şeklindeki düşüncesinden bahsetmiştim. Bu bölüme başlamadan önce karakter ve kişilik arasındaki farkı hepimiz aynı şekilde anlayalım istediğim için konuya geri döndüm. Uzmanların kendi araştırmalarına göre yaptığı farklı tanımlar olabiliyor. Ben bir tanesini aşağıda açıkladım.

Karakter ve kişilik genellikle birbiri yerine kullanılıyor. Ancak karakter daha çok kişinin bütünlüğü, tamlığı ile ilgili bir kavram. Bizim ne tip bir insan olduğumuzu belirleyen davranışsal özelliklerimizin toplamı. Karakter zaman içerisinde çevre ile etkileşimimizden öğrenilmiş davranışlar. Bunu ailemiz, öğretmenlerimiz, diğer sosyal çevremizle olan ilişkilerimiz ve gözlemlerimiz aracılığı ile öğreniyoruz.

Kişilik ise doğuştan getirdiğimiz özellikler. Sosyal olmak, sakin ya da girişken olmak, analitik olmak, içedönük ya da dışadönük olmak gibi.  Karakterin kişilikle doğrudan bir bağlantısı olsa da karakterimiz oturaklı bir hale gelinceye dek çevreden aldığımız etkileşimler sonucu değişim içinde oluyor.

Bu bir noktadan sonra karakterin değişmez olması anlamına gelmiyor tabii ki, gerekli olduğu durumlarda bilinçle değiştirilebiliyor.  Özetle karakter sizin hayata, işe, ailenize, arkadaşlığa karşı olan inanç ve değerlerinizle ilgili.

Evet karakter kültüründe ideal benlik ciddi, disiplinli ve saygı değermiş. Önemli olan insanın nasıl bir izlenim bıraktığı değil, kendi başınayken nasıl davrandığıymış. Amerikalılar kişilik kültürü ile birlikte nasıl göründüklerine odaklanmaya başlamışlar. Sanayi toplumunun yükselmesi, bu kültürel evrimin ardındaki temel neden olmuş. Amerikalılar artık komşuları ile değil yabancılarla birlikte çalışmaya başlamışlar. Aile bağlarının olmadığı insanlar üzerinde nasıl etkili olabileceklerini de düşünmeye başlamışlar. Popüler kişisel gelişim rehberleri, odaklarını içsel erdemlerden dışsal cazibeye çevirmiş. Yani “ne söyleyeceğiniz” değil bunu “nasıl söyleyeceğinizi” bilmek önemli hale gelmiş. Eski kültürde ve yeni kültürde öne çıkan özellikler şöyleymiş;

Karakter rehberinde özellikler              Yeni kişilik rehberinde yer alan özellikler

Vazife                                                            Çekici

İş                                                                    Nefes kesici

İyilik                                                              Büyüleyici

Onur                                                              Alımlı

İtibar                                                             Coşkulu

Ahlak                                                            Baskın

Görgü kuralları                                          Güçlü

Dürüstlük                                                    Enerjik

 

Yani süreç içerisinde ne kadar anlamlı şeyleri feda ettiğimizin farkına varmadan Karakterden Kişiliğe geçişimizi görüyoruz.

Şimdi birinci bölüm ve şu ana kadar yazdıklarımın tümünden yola çıkıp Liderliği hiper-dışadönüklük ile aynı kefeye koymak her zaman anlamlı mıdır?  gibi kitaptaki bir soru ile başlayarak iş hayatını irdeleyelim istiyorum. Sonra da anketi paylaşacağım.

Çok rastlanılan, iyi bir sunum becerisi ile gerçek liderlik arasındaki farkın görülmemesi gibi bir sorundan ve bunun yarattığı  hayal kırıklığından bahsediyor kitap.  İyi konuşmacı oldukları için, sesi daha gür çıktığı için fikirleri kabul edilenler de cabası.  Kitapta genelde liderlik okullarında öne çıkarılan bu özelliklerin aksine, Bill Gates’in de dahil olduğu etkin CEO koltuklarında oturan kişilerin içedönükler olduğunu söylüyor ve ilave ediyor;

“Karşılaştığım etkin liderlerin ortak tek özelliği, sahip olmadıkları bir şeydi; karizmaları ya çok azdı ya da hiç yoktu ve ne bu terime ne de işaret ettiği şeye ihtiyaçları vardı.”

Bu liderlerle çalışan kişiler onları şu sözlerle tarif etmişler; sessiz, mütevazı, alçakgönüllü, içine kapanık, utangaç, kibar, mülayim, kendini geri planda tutan, ölçülü.

Bu araştırmaları yapan yönetim teorisyeni Collins buradan çıkarılacak dersin açık ve net olduğunu söylüyor. “Şirketleri dönüştürmek için dev kişiliklere ihtiyacımız yoktur. Kendi egolarını değil yönettikleri kurumları inşa eden liderlere ihtiyacımız vardır. “

Üst seviyede ve tanınmış başarılı bir içe dönük lidere yönelik yapılan araştırma sonucu şöyle; “Emrinde çalışan insanlara kilit kararlar hakkında bilgi veriyor, makul görünen fikirleri uyguluyor ve bu sırada nihai otoritenin kendisinde olduğuna açıklık getiriyordu. Takdir edilmeyi hatta bir işin sorumlusu olmayı önemsemiyordu, sadece o işi en iyi şekilde yapacak kişilere görev veriyordu. Bu en ilginç, en anlamlı, diğer liderlerin kendilerine saklayacakları türden işleri başkalarına devrettiği anlamına geliyordu.

O halde içedönük liderlerin dışadönük liderlerden daha farklı – ve bazen daha iyi – yaptıkları şey neydi?   Adam Grant yaptığı çalışmada belli kuruluşların ve bağlamların içedönük liderlik tarzına, diğerlerinin ise dışadönük yaklaşımlara ihtiyacı olduğunu düşünüyordu.

Ancak genelde yapılan araştırmalar bu türden ayrımlar yapmıyordu. Onun hipotezini özetle şöyle aktarayım.

Dışadönük liderliğin çalışanlar pasif olduğunda grup performansını artırdığı, ancak içedönük liderlerin proaktif çalışanlarla daha etkin olduğu üzerine kuruluydu. Etkinlik neden çalışanların pasif ya da aktif olmalarına bağlıydı?  Başkalarının fikirlerini de  dinlemeye yatkın olmaları ve sosyal durumları domine etmeyle ilgilenmemeleri nedeniyle içedönüklerin sunulan önerileri uygulamaları daha muhtemeldi. Yönettikleri kişilerin yeteneklerinden yararlanarak onları daha da proaktif olmaya motive etmeleri daha muhtemeldi.

Öte yandan dışadönükler olan bitene kendi damgalarını vurmaya o kadar  hevesli olabilirlerdi ki diğerlerinin iyi fikirlerini riske atar ve çalışanların edilgenleşmesine yol açabilirlerdi. Ancak ilham vermeye dair doğal yetenekleri sayesinde dışadönük liderler edilgen çalışanlardan sonuç almada daha iyilerdi.”

Dışadönükler kamusal alanlarda liderlik elde etme eğilimindeyken, içedönükler kuramsal ve estetik alanlarda liderliğe meyillilerdi. Dolayısı ile liderlik sadece sosyal durumlarda geçerli olmakla kalmayıp, sanatta yeni teknikler geliştirmek, yeni felsefeler kurmak, bilgelik dolu kitaplar yazmak ve bilimsel atılımlarda bulunmak gibi daha tek kişilik durumlarda da gerçekleşiyordu. Şu benzetmeye de bayıldım.

“Başkaları avluda kadehlerini tokuştururken siz arka bahçede bir ağacın altında oturuyorsanız, elmanın sizin kafanıza düşmesi daha muhtemeldir.”

Evet yazıyı aşağıda bir anket vererek burada keseceğim. Bir sonraki yazım, serinin 3. bölümü olacak. İşbirliğinin, Ekip Çalışmasının Yaratıcılık üzerine etkisini anlatacağım. O zamana kadar hoşçakalın, görüşmek üzere:)

 

Ankette cevap olarak Doğru ya da Yanlış olarak verdiğiniz cevapları sayın. Doğru sayınız çok ise içedönük, Yanlış sayınız çok ise dışadönük olarak belirleyebilirsiniz. Her ikisi de dengeli olabilir. Bu zaman içinde kendi durumunuzu dengeli bir hale getirdiğiniz anlamına geliyor. Bu testin daha detaylı olanları vardır sanırım bu sadece öylesine bir fikir versin diye, hem de benim gib siz de bu tip anketleri seviyor olabilirsiniz diye. IMG_4821 (2).JPG

 

I-Konuşmadan Duramayan bir Dünyada İçedönüklerin Gücü

Günümüzde  sosyal olmak mutluluğun ve başarının anahtarı gibi görülüyor. Aslında sadece günümüzde değil benim çocukluğumda bile böyle olduğunu hatırlıyorum. Bu nedenle benim gibi içedönük olan pek çok kişi  hayatının belli bir dönemine kadar bu özelliğini olumsuz bir şey sanarak  yaşamıştır veya hala öyle yaşayanlar vardır eminim.

Benim  çocukluğumda dışa dönük faaliyetlerim çoktu. Spor, müzik, bale, arka bahçede arkadaşlarıma kendi bastığım biletleri dağıtarak mandolin çalıp şarkı söyleyerek konser vermek gibi. Bunları yaparken bile kendi kendine kalmayı seven, bir süre oynadıktan sonra eline kitabını alıp yalnızlığına geçmek isteyen, arkadaşlık konusunda seçici olan bir çocuktum. Ama sınıfın en başarılısı olsam bile, evde de okulda da “gereken durumlarda” kendimi öne çıkarmam, göstermem için yapılan bazı “destekleyici” konuşmaları hatırlıyorum. Sonrasında iş hayatında da yaptığım iş ortadayken onu göstermek için farklı süslemelere girmem gerekiyordu, anlamıyordum. Daha doğrusu belli bir süre sonra anlamıştım isteneni tabii, ama kabul etmedim değişmeyi ne pahasına olursa olsun. Tüm kitaplar, söylemler dışadönük olmanın gücünü, erdemlerini anlatıyordu oysa. Ama işte bir içe dönük olarak kuvvetli sezgilerim vardı değişmek istememe isteğimi içten içe onaylayan.

Evet içedönüklüğün gücünü, yine bir içedönüğün kuvvetli yanı olan sezgilerim sayesinde kavramıştım ben yıllar önce. Bir dışadönük gibi davranmak için de uğraş vermedim o saatten sonra, özellikle iş hayatında öyle olması beklense de. İki farklı davranış tipinin kendine has güçlü alanlara hitap ettiğinin farkındaydım.  Yaklaşık dört yıl kadar önce Susan Cain’in“Sakinler de Kazanır” kitabını okuyunca da bazı taşlar tam yerine oturdu. Kitap içedönüklüğe bir methiye değil, dışadönüklüğün üstünlük olarak kabul edildiği dünyamızda ikisini farklı kefelere koyarak, içedönüklerin güçlü yanlarını anlatmaya çalışan, basmakalıp düşünceleri düzeltmeye çalışan bir kitap.

Dışa dönüklüğün ideal olarak benimsendiği bir değer sistemi var. 1900’lü yılların başında popüler kişisel gelişim rehberleri odaklarını içsel erdemlerden dışsal cazibeye çevirmişler yani “ne söyleyeceğinizi ve bunu nasıl söyleyeceğinizi bilme”ye. Amerikalı bir kültür tarihçisinin Karakter Kültürü adını verdiği şeyden Kişilik Kültürü adını verdiği şeye geçiş olduğu şeklinde tanımlanmış bu dönem. Öyle cazip ve aranan bir özellik olarak gösteriliyor ki dışadönüklük çoğu insan hayatın her alanında buna uyum sağlamak zorunda hissediyor kendini. Hatta dışa dönükmüş gibi davranmak için zorluyorlar kendilerini. Eğitimler alıyorlar bu yanlarını geliştirmek için. Analiz edilmiş hiçbir veriye dayanmasa da kabul görmüş öyle inanışlar var ki; mesela bir grupta çok konuşanın ketum olana göre daha zeki kabul edilmesi. Çok konuşmakla zeki olmak arasında hiçbir bağlantı olmasa da böyle inanılıyor. İçedönüklüğün daha anlamına sıra gelmeden kelimenin kendisi olumsuz bir duygu yaratıyor zihinlerde.

Oysa içedönüklüğü acımasızca eleştirmek yerine şu dünyada içe dönüklerin sayesinde yaşadığımız güzelliklerin farkında olsak diyor kitap.  Einstein, Proust (Kayıp Zamanın İzinde), Chopin, J.K Rowling (Harry Potter), Steven Spielberg gibi. Uzatmamak için birkaç isimle saydığım bu içedönükler olmasaydı nelerden mahrum kalacağımız açık. Bu kişiler iç dünyaları ile uyum içinde olan, sessizlerden oluşuyor. Yukarıda saydığım içe dönüklerin bu başarıları fikir ve sanat edinimleri ile olan uzun süreli ilişkilerinden geliyor. Finans, siyaset gibi daha az içe dönük uğraşılarda bile en büyük atılımların bazıları içe dönükler tarafından yapılmış. Eleanor Roosevelt, Al Gore, Waren Buffett, Gandhi başarılarını içe dönük olmalarına rağmen değil içe dönük olmaları sayesinde yapmışlar.

Kitaptaki şu yazı nasıl güzel tanımlamış bir içedönüğün kendi içinde muazzam keyif alabileceği bir durumun kalıplaşmış bakış açısıyla nasıl farklı değerlendirilebileceğini. Çoğu yaşıyordur bunu.

 “İyi bir kitap uğruna bir akşam yemeği davetini geri çevirdiğinizde halâ suçluluk duyuyor olabilirsiniz. Ya da belki de lokantada, tek başına yemek yemekten hoşlanıyorsunuz ve yemek yiyenlerin acıyan bakışları olmasa daha iyi olurdu. Ya da size “çok düşündüğünüzü” söylüyorlardır, genellikle sessizler ve olan bitene kafa yoranlar için kullanılan bir ifadedir bu. Elbette bu tip insanlar için bir başka kelimde daha var. DÜŞÜNÜR. “  

Evet ne diyorsunuz içe dönükler, daha mutlu hissediyor musunuz kendinizi? Sevgili dışadönükler gibi sizin de olumlu ve çok güçlü pek çok yanınız olduğunu ve bunlara içedönüklüğünüz sayesinde sahip olduğunuzu öğrenmek mutluluk verici değil mi?

Yazar içedönüklerin kendi yeteneklerinin farkına varmalarının ne kadar zor olduğunu ve bunu yapabildiklerinde ne denli güç kazandıklarını gördüğünü yazıyor. Sanırım farkına varmanın zorluğu sahip olduğumuz özellikleri daha çok iç dünyamızda yaşadığımız için dışarıdan yüzeysel bir bakışla fark edilemeyen,  anlamak için iyi bir gözlem ve emek gerektiren özellikler olması. Yaşadığımız dünya hızlı ve kolay olandan yana. Dolayısıyla insanlar da çoklukla kolay olana odaklanıyor.

Ama bazen bu içedönük/dışadönüklükte olduğu gibi başka kişisel özelliklerde de öyle yanılsamalar yaşıyoruz ki kendi olumlu ve güçlü özelliklerimizin hiç farkında olmayabiliyoruz. Dışardan birinin bize bunları fark ettirmesine ihtiyaç oluyor. İşte burada koçluk çalışmasının çok büyük katkıları var. Koçluk seansları sonrasında kişinin kendi güçlü yönlerinin farkına varması benim en sevdiğim ve tatmin yaşadığım bir çalışma. Bazen sadece danışanların ortaya çıkan güçlü yanlarına önce şaşkınlıkla bakıp sonrasındaki mutluluklarını görmek ve o güne kadar problem yaşadıkları konuları bu yanlarıyla çözmeye başlamalarını izlemek için bile koçluk yapabilirim.

Tekrar kitaba dönelim, aslında nerdeyse kişilik psikoloğu sayısı  kadar içedönüklük ve dışadönüklük tanımı olduğunu söylüyor kitap. Yine de uzmanlar kimi önemli noktalarda hemfikirler. Örneğin;

Dışadönükler yeni insanlarla tanışmak, kayak yapmak ve yüksek sesle müzik  dinlemek gibi      aktivitelerin getirdiği fazladan enerjiden keyif alırlar.

*İçedönükler, yakın bir arkadaşla şaraplarını yudumladıkları, bulmaca çözdükleri ya da kitap okudukları zamanlarda olduğu gibi daha az uyaranla kendilerini oldukça iyi hisseder.                      

Dışadönükler kendilerine verilen işleri çarçabuk halletme eğilimindedirler. Hızlı  (bazen fazla aceleci) kararlar verirler ve aynı anda birden fazla iş yapma ve risk almada rahattırlar.                    

* İçedönükler genellikle daha yavaş ve düşünüp tasarlayarak çalışırlar. Tek bir işe odaklanmayı sever ve iyi konsantre olurlar.

* Dışa dönükler para ve statü gibi ödüllerin heyecanından keyif alırlar.

* İçedönükler zenginlik ve şöhretin cazibesine görece ilgisizdirler.

Evet sevgili içedönükler o zaman ne yapalım diyorsanız, tavsiyem kendi tarzınıza sadık kalarak iş hayatınız ve yaşamınızı devam ettirmek. İçedönüklüğün, olduğunuz kişinin aslî bir parçası olduğunu bilerek ve bu güzel özelliğinizi kucaklayarak yaşamaya devam edin. Dışadönük olmak için, yani tam anlamıyla olamayacağınız bir şey için deliler gibi uğraş verip yalnız kalınca onun yorgunluğunu ve tatminsizliğini yaşamak yerine güçlü yanlarınızı keşfetmeye çalışın. Size uymayan davranış biçimleri geliştirmek değerlerinizle de çelişecektir. İşinizde, ilişkilerinizde sizin o derin iç dünyanızdan gelen, o değerli özelliklerinizi  kullanmaya başlayın. İş hayatında yumruğunu masaya vuran bir tip olmak için uğraşmak yerine mesela müzakere gücünüzü, sezgilerinizi veya hümanistliğinizi kullanın, nezaketinizden vazgeçmeyin. Liderlik kavramını içedönük lider(*)  tanımına uygun yanlarıyla benimseyin, uygulayın. Siz ekibi ile bağ kuran, onlara eşit söz hakkı veren, öne çıkaran ve gidilecek yöne onlarla birlikte yürüyen bir lider tipi olabilirsiniz.  Temelsiz bir şekilde kabul görmüş tek tip liderlik kavramına uyabilmek için size yakışmayan bir liderlik kıyafeti giymeyin üstünüze.

Evet içedönükler, siz içinizdeki gerçek güçlerinizi ve değerlerinizi tüm samimiyetinizle dışarı vurmaya başladığınızda bir süre sonra herkes tarafından nasıl algılanıp farkına varıldığını göreceksiniz. Derin duygulara, şefkate ve insancıllığa gereken değeri vermeyecek çok az kişi vardır. Hepsinden önemlisi ise sizin kendi gibi olan ve davranan bir insanın huzuruyla ve barışıklığıyla yaşamanızdır.

Herkes kendini yaşasın. Dışadönükler kendileri gibi içedönükler kendileri gibi. Umarım işinize yaramıştır yazılanlar. Kısa süre sonra görüşmek üzere 🙂

(*) : Yazı biraz uzun olduğu için aslında vermek istediğim  tipinizi belirleyeceğiniz anketi, başka bazı detayları ve çok az giriş yaptığım liderlik ile ilgili ekleyeceğim konuları bir sonraki yazıma/yazılarıma sakladım.