“ İnsanlar neden bilimle uğraşır? Neden sanat üretirler? Hayatta kalma başarımız ile ilgili en az öneme sahip şeyler, bizi tam da insan yapan şeylerdir.”

Bu satırları internette okumuştum. Çok beğenip not almışım. Söyleyenin Savas Dimopoulos Stanford Üniversitesi, Parçacık Fizikçisi olduğu yazıyordu ama ne kadar doğru bir bilgi emin değilim. Sonuçta her kim söylemişse çok doğru söylemiş.

Hayatta kalma başarısı, bir canlının en alt seviyedeki önemli bir faaliyeti. İnsanların da hayvanların da ilk çabası yaşamını sürdürmek. Hayatta olmanın yeterliliğine sırtını dayayıp yaşamını öylece devam ettirenler olduğu gibi, bu dünyada olmayı bir amaç, bir anlam peşinde koşmak, yaratmak ve üretmek olarak sorgulayanlar da var. İyi ki varlar. Onların çabaları sonucu yarattıkları sanat ve bilim sayesinde bizler de sorguluyor, araştırıyor, olanaklardan faydalanıp yeni şeylere ulaşıyor, duygularımızı inceltiyor, uygarlaşıyoruz. İnsan oluyoruz. Sanat/bilim olmasa da  bir şekilde var olurduk ama insanlığın en alt seviyesi diyebileceğimiz sadece yemek, içmek, üremek, iki ayak üzerinde yalpalamak, para ve iktidar sahibi olmayı insan olmak sandığımız bir seviyede. Kimilerimizin  bu eşiği atlayıp gerçek insan olmasını sağlayan  ise sanat ve bilim yani onu üretenler.

Herkesin bilim ve sanat üretmesi mümkün değil tabii, harcı da değil. Ama onu elinden geldiğince takip edebilmesi, oradan aldığı ilhamla hayatında bir anlamın peşinde koşması, bunu gerçekleştirdikçe kendine ve diğerlerine olan sevgi ve saygısının artması sanatın da bilimin de toplumlarda yarattığı, katkıda bulunduğu sonuçlardan birkaçı  sadece.

Tam da yazımızın konusu olan cümlede söylendiği gibi; varlığını devam ettiren insan soyundanız hepimiz ama bazılarımız çok daha fazla insan. O insanlara, bizim de dizlerimizin üstünden kalkıp yalpalamadan doğrulmamıza katkıda bulunan sanat ve bilim üreticilerine, yürekten sevgiler ve sonsuz saygılarla…

Reklamlar

BEN YAPMADIM Kİ O YAPTI!!!

Başlık çocukken çok sık söylediğimiz bir sözü mü hatırlattı size? Hani içinde bizim payımız olsa bile yanlış bir şey olduğunu anladığımız anda kendimizi kurtarma çabası ile söylediğimiz.

Peki size “Biz kaç yaşında olursak olalım bu sözü hala söylüyoruz” dersem ne düşünürsünüz? Belki sesli değil ama tavır ve davranışlarımızla, kendi sorumluluğumuzu üstlenmeyerek her gün yapıyoruz bunu ne yazık ki.

Nerden geldi bu konu aklıma diye soracak olursanız; koçluk çalışmalarında ve kendi yaşamımda bizzat çok karşılaştığım bir konudur. Yazmayı düşünüyordum zaten. Oturduğum evi kiralama nedenlerimden biri olan, salonumun bir cephesindeki tüm pencerelerin önünde tüm güzelliğiyle uzanan bilge bir çam ağacım vardı. Kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılmaya başlayan yan apartmanın bahçesinde,  bizimle sınır olan taraftaydı. Bu Pazar uyandığımda, artık yerinde olmadığını gördüğümde, hissettiklerim, düşüncelerim nedeniyle bu olay çerçevesinde yazmaya karar verdim.  Yazarken bile gözlerim doluyor, o anda neler hissettiğimi anlatmam çok zor. Hayatınızda sevdiğiniz birini, bir dostu kaybetmenin acısı gibi çöktü içime. Sonrasında gördüm ki apartmanın arka bahçesindeki en az on-on beş ağacın tümü kesilmiş 😦

Düşündüm. İstanbul’un en güzel semtlerinden birinde oturuyorum. Kentsel dönüşümün, yok ettikçe doymayan bir canavar gibi gittikçe hızlanarak her şeyi yıkarak artık amacının ötesine geçmiş hesaplarla devam ettiği bir bölgedeyim. Bayılarak taşınmıştım Anadolu Yakasına. Sokaklar yemyeşil, apartmanlarının geniş balkonu çiçeklerle, kocaman bahçesi ağaçlarla dolu mahalleleri ile yaşam sevinci vermişti bana. Daha üzerinden iki sene geçmeden bu apartmanlardan ve mahallelerin çoğundan eser kalmayacağının belirtileri başladı.

Civarda kiminle konuşsam oturdukları evi kentsel dönüşüme sokmaktan çok mutlu. Yeni yapılan tek tip, balkonsuz –pardon fransız balkonlu- mimar elinden çıkmadığı için mimari hatalarla dolu, bahçesinde  kesilen en az elli, atmış yaşlarındaki ağaçlar yerine süs ağaçlarının yan yana  dikilip, kalan alanın açık otopark yapıldığı evlerine taşınmayı sabırsızlıkla bekliyorlar. Çünkü evlerin değeri olarak  milyarlarca liradan bahsediyor emlakçılar. Üstelik biz ev sahipleri yeni yapılacak evimizin bu değere çıkması  için cebimizden tek kuruş ödemek istemiyoruz. Müteahhitler de bedava yapmayacaklarına göre,  bunun karşılığında evleri kullanışsızca küçülterek daracık sokaklara kule gibi eskisinin iki-üç katı yüksekliğinde binalar dikerek bir çözüm buluyorlar kendilerine.

Bazen “Peki ağaçları korumak için bir anlaşma yaptınız mı müteahhitle?” diye bir soru gelirse cevabımız genelde aynı; “kesilen ağaç sayısında ağaç dikilecek”. Bu arada dikilen ağaçların asla o eski ağaçların muadili olmadığını söylememe gerek yok sanırım.

Gerçek böyleyken biz durumu  nasıl yaşıyoruz, neye inandırıyoruz kendimizi?

Genelde şöyle bir kalıbımız var. Başımızda rantçı bir iktidar var, belediye de zaten öyle, müteahhitler, inşaat şirketlerinin de o parti ile belirli yakınlıkları var. Çok eski olmayan evleri bile yıkma kararı alıyorlar. Müteahhitler yüzünden sokaklarımız on-on beş katlı binalarla doldu.  Hiç düşünmeden yaptılar inşaatları sırf para kazanmak için, ya alt yapı çöker kaldırmazsa bu yükü ne olacak? Bunları hiç düşünmüyor müteahhitler, belediye ve iktidar. Aslında biz ağacı çok severiz. Ağaçları da kestiler, ne esinti ne rüzgar var. Gezi parkı olayları sırasında bugün bahçesinde tüm ağaçların kesilip inşaatın başlatıldığı eski apartmanlardaki komşularla her gün tencerelerle tavalarla sesimizi duyurduk.

Evet suçlu kim? Sorumlu kim? İstemediğiniz şeyleri yapan bir yönetim tarafından yönetiliyor olabiliriz. Belli şeylere belki gücümüz yetmez, sesimiz çıkmaz ama bir mahalle halkının bu gidişi daha kontrollü ve daha insani daha doğa dostu yapması için elinde hiç mi güç yoktur? O mahalleli hiç mi sorumlu değildir? Buna benzer diğer konularda da bizim hiç mi sorumluluğumuz yoktur?

Valla ben yapmadım, iktidar yaptı, müteahhitler yaptı, emlakçılar yaptı!!!

Sorsak onlara, onların da sorumluluğu atacağı suçlayacağı birileri vardır mutlaka. Koşullar böyle, dünya değişti gibi.

Hayatta her konuda, etkin olacağımız alan minicik bile olsa kendi sorumluluğumuzu almadan yaşamaya devam etmek, içten içe kendimize ihanet etmektir. Benliğimiz, özümüz bunun bedelini  sevgisiz, umutsuz, vicdansız ve saygınlığı kalmamış bir insan haline dönüştürerek  çok ağır ödetir bize. Seçim bizim.

Ucundan kenarından dâhil olsak bile bir konuya,  elimizden ne geliyorsa yaparak kendi sorumluluğumuzu üstlensek. Sorumluluk bir aksiyon gerektirir. Devamında da işler istediğimiz gibi gelişmezse, elinden geleni yapmış bir insanın iç huzuru ve kendine saygısı ile  ben elimden geleni yaptım ama olmadı desek. Kendimize olan saygımız ve vicdanımızla barışık etkin bir birey olsak.  Bir şeyleri değiştiremez miydik?