Hayat üç buçukla dört arasındadır – ya üç buçuk atarsın ya da dört dörtlük yaşarsın

Evet Neyzen böyle söylemiş. Kısacık bir cümle ile böylesine derin anlamlar ifade eden edebiyatçılar, şairler benim hayatımın kahramanları. Bugüne kadar öğrendiğim çoğu şeyi kitaplar aracılığı ile onlardan öğrendim.

Peki bu cümlenin koçlukla ne ilgisi var? Çok ilgisi var ama olmasa bile bunun üzerine uzun uzadıya yazılabilir. Ben de yazmayı deneyeceğim.

Hepimiz üç buçukla dört arasında üç buçuk atarak yaşamaya başlıyoruz hayatı, ta ki farkındalık aşamasına gelene kadar. O aşamaya gelmek hepimiz için kolay değil. Aslında öyle çok ipucu var ki; bazan hep aynı konuda takılıp kalıyoruz hayatta, nedenini bilmeden zorlanıyoruz, neden yaptığımızı bilmediğimiz sonradan pişman olduğumuz tavırlarımız, tepkilerimiz oluyor. Bazan bunları açıklayabilecek bir olayla karşılaşıyoruz veya bir yakınımızın bir eleştirisi olabiliyor veya bir kitapta belki defalarca benzerini okuduğumuz bir cümleyi tekrar okuyup geçiyoruz. Ta ki bir gün DANK ediyor bir şeyler.

İşte bu DANK’a farkındalık diyoruz 🙂 O ipuçları birer birer seriliyor önümüze. Bu davranışın bizi ne kadar olumsuz durumlara soktuğunu, çevremizi üzdüğümüzü görmeye başlıyoruz. Bu oldukça etkileyici ve zor bir süreç. Ama zorluğuna rağmen bir yandan da mutluluk verici çünkü o bulanık su biraz netleşmeye başlıyor.

Farkındayız, netleşmeye başlıyor başlamasına ama en sinir bozucu olan da, aynı şeyleri yapmaya devam ediyoruz . İnsan bunları bile bile neden yapar, ne oluyor bana diye kızıyoruz kendimize. En zorlu süreç bu, ta ki artık farkındalığı eyleme çevirmek için çaba sarfetmemiz gerektiğini anlayana kadar. Eyleme dökülmeyen bir kavrayışın, farkındalığın ne bize ne bu durumdan etkilenenlere hiç bir faydası yok, ANLIYORUZ.

Anladık ama kimileri bu eşikte kalıyor, kimileri ise kendisi ile yüzleşmeyi başararak, rahatlarını bozmayı da göze alarak, korkarak yeni davranış biçimleri üzerinde çalışıyor.  Bu süreç ne kadar sürer, ne kadar düşülür kalkılır, yara bere alınır belli değil. Bu yola birlikte çıktığınız bir KOÇ gerek öncesinde gerek bu noktada hem işlerin hızlandırılması, hem bir destek mekanizması, hem de farkındalığınızı sürekli hatırlatacak bir arkadaş olarak yanınızda yer alabilir.

Bir gün bir bakmışsınız, o eski tavrınızın/düşünce sisteminizin devreye gireceği bir olayda artık düşünerek değil, refleks gibi yeni tavrınız/düşünce sisteminiz ile karşılık veriyorsunuz.  Yani farkında olmadan doğru şeyleri yapıyorsunuz.

İşte hayat böyle yaşanırken daha doyum verici ve huzurlu gelmeye başlıyor. Bu süreç hep böyle devam ediyor. Rahatsız ol, farkındalığı yaşa, farkındalıkla eylemi hayata geçir ve MUTLU SON düşünmeden doğru eylemi hayata geçir. Ne güzel!

 

 

Reklamlar

Kimdir, nedir bu Koç denen kişi?

“Koç ne işime yarayacak, ben kendimi bilirim kendi sorunumu kendim çözerim” diyenlerden olabilirsiniz veya “beni tanımayan birisi mi bana akıl verecek, yönlendirecek?” diyenlerden.

Aslında koçluk bu iki bakış açısında da yer almadığı için size “haklısınız” diyemem. Ancak “haksızsınız” da diyemiyorum çünkü “koçluk” toplumumuzda bir meslek olarak çok yanlış tanınıyor. Biraz üzerinde konuşup netleştirelim.

Bu ikili ilişkide koçluk yapan kişiye mesela bana koç,  koçtan bu hizmeti alacak kişiye mesela size danışan deniyor. Bundan böyle yazılarımda koç ve danışan ifadesini bu amaçla kullanacağım.

Koçluk; iş yaşamında veya özel yaşamında mevcut durumundan daha iyi bir duruma ulaşmak isteyen, sağlıklı her yaştan ve cinsiyetten bireylerle yapılan, koçun sorduğu doğru sorularla danışanda farkındalık yarattığı bir çalışmadır.

Nedir bu farkındalık?

O güne kadar hiç bilincinde olmadığınız, sizde inanç haline gelmiş bazı düşünceleriniz olabilir kendinize dair. Bir konuda hiç te başarılı olmadığınıza dair derinlerde yer etmiş, hatta bilincinde olmadan refleks gibi ortaya çıkan ve üzerinde durup düşünmeden buna uygun kararlar aldığınız bir inancınız olabilir mesela. Hayatınızda her şey normal gidiyordur, eviniz, işiniz, arkadaş çevreniz her şey gereken bir çerçeve içindedir. Ama en iyi hissettiğiniz anlarda bile ortaya çıkıp size varlığını duyuran, adını koyamadığınız bir huzursuzluk, bir kendinden memnun olmama hali, tatminsizlik hissi yanı başınızda belirir. Bu ve buna benzer bir çok  adlandırılamayan  durumlar sadece kendi başına geliyormuş gibi düşünüp, kendini yalnız hissedebilir kişi. Oysa hepimizde var böyle düşünceler ancak yıllarca öyle özdeşleşmişiz ki onlarla, farkında bile değiliz. Sonuçta bu çok insani, herkesin yaşadığı sıradan ama bizim için bir şeylerin yolunda gitmediğini en azından daha iyi olabilecekken olamadığını gösteren bir ipucu.

İşte bu ipucunun peşine düşüp bir koçun hayatınıza girmesine karar verebilirsiniz. Çok gündelik ve sıradan bir  konu bile olabilir başlangıçta gündeminiz.

Bu aşamada bir koç neler yapar, nasıl bir ilişki kurar sizinle?

Bir koç doğru ve güçlü sorular sorarak sizin kendinize farklı bir açıdan bakmanızı ve kendi cevaplarınızı kendinizin bulmasını sağlar, görevi size ayna tutmak olan, bu işin eğitimini almış, geçmiş iş/hayat bilgi ve deneyimi ile sizinle doğru etkin iletişimi kuracak olan yol arkadaşınızdır artık.  Sizi yargılamaz, size çözüm önermez. Çözümü sizin bulmanız için bildiği tüm teknikleri ve modelleri uygular, en önemlisi içten bir ilişki kurar sizinle. Çünkü bu işin özü güçlü, içten ve dürüst bir ilişki kurulmasıdır. Güven ilişkisidir. İki kişinin arasında konuşulanın orada kalacağını bilir danışan ve bir koçun uyması gereken etik kurallar dizisinde en önemli kurallardan biri de budur zaten.

Belki biraz daha anlaşılır olmuştur koçluk. Bir de koçluğun ne olmadığını konuşursak sanırım iyice oturur.

Koçluk ne değildir?

Her şeyden önce  ağır depresyon ve buna benzer  duygusal fonksiyon bozuklukları ile ilgilenmez koç, o işin uzmanı psikolog/pskiyatr/terapistlerdir.  Başlangıç seanslarında böyle bir durumun oluştuğunu görünce danışanı direk bu uzmanlık alanlarına yönlendirir.  Size daha önce belirli kurallara göre belirlenmiş, hazır çözümler sunmayacağı için danışman veya mentor da değildir. Koçlukta her insanın eşsiz ve biricik olduğu gerçeğinden yola çıkılır. Dolayısıyla herkesin çözümü kendi içinde saklıdır ve kendine özgüdür. Koçun görevi,  etkili sorular sorarak içinizde yaptığınız yolculukta  size eşlik etmektir. Hazır çözümler bazı danışman/mentörlük alanlarına giren konularda işe yarayabilir  ancak yukarda anlattığım ve benzer konularda genellikle  tek çözüm ve cevap sizdedir.  İşin aslı bu yolda amaca ulaşan da sizsinizdir, gerekenleri yapmazsanız ulaşamayan da siz. Koç sadece sizin yanınızda duran arkadaşınızdır.

Özetlemeye çalıştım. Ancak hala tam oturmayan şeyler varsa sorabilirsiniz bana, seve seve cevaplarım.

Sonraki yazıda görüşünceye dek hoşçakalın…

 

Benim hayalim…

Bugün 2016’nın ilk günü. Saat 14:30. TRT-Haber de Viyana Flormani var, müzik sebepsiz bir sükunet ve mutluluğa itiyor insanı. Dinleyicileri gösteriyor arada sırada, her yaştan insan var. Öyle mutlulukla dinliyor ve öyle coşkuyla alkışlıyorlar ki, yaşadıkları bu sanatsal estetik ve zevk nasıl oluyor da bir toplumun çoğunluğuna böyle nüfuz edebiliyor diye düşünmeden edemiyorum. Yurt dışı yolculuklarımda daha yuva çağında  müze ve sergi salonlarına götürülen ve ciddiyet içinde öğretmenlerini dinleyen çocuklar geliyor gözlerimin önüne. Bu zevk çoğunlukla içinde yaşadığınız ve büyüdüğünüz toplum ve ailenin çocukluktan itibaren verebilecekleri  sanatsal estetik duygusu ve sanat sevgisine yönelik eğitim ile oluşabiliyor sanırım. Duyguları inceltiyor, özümüzün insani yanını kolaylıkla ortaya çıkarıyor sanat.

Bu arada ekranın altında bir haber akıyor. Yeni yılın büyük ikramiyesi 50 milyon TL  çeyrek bilete çıkmış ve Doğuda 10 terörist etkisiz hale getirilmiş. İçinde bulunduğum ruh halim, salonumu dolduran müzik, ekranda güler yüzlü ve mutlu çoşkulu insanlar ile altta akan haberler öyle bir tezat oluşturuyor ki kendime yabancılaşıyorum bir an.

Akan iki haber, bizi, ülkemizi özetliyor adeta.  Birisi toplumumuzun en önemli değeri haline gelen para ise diğeri birbirimizi  gerçek anlamda anlamak  amacıyla dinlemeyerek, ön yargılarımız, bencilliğimiz ve varlığının farkında bile olmadığımız korkularımız aracılığı ile kurduğumuz iletişimin sonucu yaşadığımız toplumsal sorunlarımızdan biri.

Bir toplumu çocuk, genç, yaşlı her kesimiyle mutlu ve duyarlı kılmak için sanatsal saygı ve sevgiyi yaratmak ilk yapılacaklardan biridir sanırsam. Milan Kundera’nın “Ölümsüzlük” adlı kitabında Müzik le ilgili şu satırları her okuduğumda ruhumun içine girdiği çoşkunluk halini tanımlamam çok zor. Sizinle de paylaşmak istiyorum;

“Müzik Avrupalıya sadece duygusallığı değil, duyguları ve duyarlı ben’i saygıyla yüceltmeyi de öğretti. Şu durumu bilirsiniz: sahnede kemancı gözlerini yumar ve ilk iki notayı uzun uzun çınlatır. Dinleyici de gözlerini yumar ve ruhunun göğsüne dolduğunu hissederek iç çeker: “Ne kadar güzel!” Oysa dinlediği,  tek başlarına bestecinin hiçbir düşüncesini, hiçbir yaratıcı amacı yani sonuçta hiçbir sanat, hiçbir güzellik barındıramayacak olan basit iki notadır. Ama bu iki nota dinleyicinin kalbini sızlatmış, aklına ve estetik yargısına susmayı buyurmuştur. Basit bir müzik sesi üzerimizde aşağı yukarı Mişkin’in bir kadına dikilen bakışları gibi bir etki uyandırır. Müzik: ruhu şişiren bir pompa. Büyüdükçe büyüyen, devasa balonlara dönüşen ruhlar konser salonunun tavanı altında süzülerek uçuşur ve inanılmaz bir itiş kakış içinde birbirleriyle çarpışır dururlar.”

Müzik eserinden yola çıkarak aktardığım bu satırlar sanatın tüm alanları için geçerli. Bir sanat yapıtı karşısında  ruhunun göğsüne dolduğunu hisseden ve ülkemizde yaşanmakta olan kutuplaşmadan kurtulup birbirini anlamaya çalışan, hor görmeyen, kendini her alanda geliştirmeye çalışan insanların oluşturduğu bir toplumda yaşamak benim hayallerimden biri.  İşte bunun için kişisel ve toplumsal olarak bir çok konuda geliştirmemiz gereken alanlar var. Bunun için her birimizin kendine düşen görevleri var. Ben yetişkin bir kız  annesi,  uzun yıllar üst düzey yöneticilik geçmişine sahip son dönemde ise bir gelişim/değişim koçu olarak bu görevin kendi toplumuma karşı bir borcum olduğunu düşünüyorum ve kendi payıma düşenin arayışı içindeyim. Bir süreç bu birbirimizi karşılıklı düşüncelerimizle besleyeceğimiz. Bulduklarımı, aklıma gelenleri  sizlerle paylaşacağım.  Görüşmek üzere.

Meltem