Akışta olmak…

 

akışta olmak.jpg

Hayatımızdaki en iyi anlar rahat, dingin ve alıcı pozisyonunda olduğumuz anlar değil. Pozitif psikoloji alanında yapılan çalışmalar söylüyor bunu. En iyi olduğunu düşündüğümüz anlarımız zor ve bu zorluğa değdiğini düşündüğümüz bir şeyi başarmak için beden ve zihin olarak sınırlarımızı zorladığımız anlarımızmış. Böyle anlarda yaratıcılığımız ve üretkenliğimiz doğal olarak ortaya çıkıyor. Hani şu son yıllarda çok sık duyulan “akış” durumunda olmak (flow) bu anlarda oluyor işte. Bu kavram binlerce yıldır doğu dinlerinde olan bir kavram,  Mihaly Csikszentmihályi (MC) bunu –flow kavramını- psikolojiye kazandıran bir psikolog. Bu yazıda onun bu konu ile ilgili bilgilerini paylaşacağım sizinle. Akış, akışta olmak bedensel ve ruhsal iyiliğimiz ve yaratıcılığımız açısından oldukça önemli. Akışta olan kişi kendisi ve duyguları da dahil olmak üzere hiçbir şeyden etkilenmiyor, sadece yaptığı işe/etkinliğe odaklanıyor. Tanım genel anlamda bu ama işin özünde çok belirleyici bir şey var beni en çok etkileyen ve sevdiğim bazı şeyleri yaparken gerçekten derinden hissettiğim. Bir etkinliği/görevi yaparken kendiliğinden bir sevinç hissi, kendinden geçme hissi yaşamak. Mutluluk da bu değil mi? Konuyu biraz daha açayım.

Evet o en iyi anlara, mutluluğa ulaşmak, bilinçli bir eylem içerisinde onu arayarak olmuyor. Mutluluğa onu doğrudan arayarak ulaşamıyoruz. Victor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı kitabında, başarıyı bir amaç haline getirmeyin,  onu ne kadar çok amaç haline getirirseniz o kadar kaçırırsınız demiş. Mutluluk gibi başarı da peşinden koşulacak bir şey değil, ikisi de bir şeylerin sonucu olarak kendiliğinden ortaya çıkıyorlar. Bir kişinin kendinden daha büyük bir şeye, bir yola tutku ile bağlanmasının sonucunda yan etki olarak ortaya çıkıyorlar. Peki nasıl oluyor bu?

Bilincimizin içeriği üzerinde kontrolümüzü sağlayarak başlayan dolambaçlı bir yolla. Birçok faktör var kendi kontrolümüzde olmayan. Doğduğumuz coğrafya, doğduğumuz tarih, kendimizin seçmediği anne-babamız, içine doğduğumuz tarihsel dönem, genlerimize işlemiş kodlar. Tüm bu kontrolümüz dışındaki faktörler yapabileceklerimizi ve nasıl yapabileceğimizi belirliyor. Bu durumda kaderimizin elimizde olmadığı, dış faktörlerce belirlendiğine inanmak şaşırtıcı değil. Ancak bazen de kendi elimizde olduğu, hareketlerimizi kontrol edebildiğimizi çok yakından hissettiğimiz anlar olur.  Çok derin bir coşku hissederiz ve hayata dair anılarımızda çok önemli bir yer tutarlar. Optimal deneyim deniyor buna. Bunu yaşayan insanlar bu anı, çok da çaba göstermeden, yaptıkları şeyin sanki içlerinden akar gibi zahmetsizce çıkması şeklinde tanımlamışlar. Bu olaylar yaşanırken dış etkenler her zaman olumlu olmayabiliyor. Mesela toplama kamplarında veya ölüme yakın durumda olan insanlar tüm bu eziyetin ortasında ormandan gelen bir kuş sesini, zor bir işin tamamlandığı anı, bir ekmek parçasının bir arkadaş ile paylaşılmasını ve o anlardaki muazzam iç coşkusunu hatırlıyorlar.  Gördüğümüz gibi optimal deneyimler bizim oldurduğumuz deneyimler.

Yapılan çalışmalar ototelik kişilik özelliğine sahip insanların akışı daha fazla deneyimledikleri sonucuna varmış. Ototelik,  amacı kendinde olan, kendinde varlık amacı taşıyan anlamına geliyor. Bu kişilik özelliğine sahip kişiler yaptıkları şeyleri kendileri istedikleri için yaparlar. Motivasyonlarının kaynağı içseldir. Mesela işi onu kaybetmek gibi bir korku motivasyonu ile veya daha çok para kazanmak motivasyonu ile yapmazlar.Hayata karşı ilgileri yüksek, istikrarlı ve kendi merkezine odaklı olmayan insanlardır.

İçsel motivasyon kendilik bilincinizi kaybettiğiniz, zamana teslim olup zaman kavramını yitirdiğiniz akış anıdır. Peki akış sırasında beyinde neler oluyor? Beynin bilişsel fonksiyonlardan sorumlu bölgenin aktivitesi düşüyor. Bu bölge aynı zamanda iç gözlem dediğimiz bilinçli eylemlerin de yapıldığı, yani kendimizi sorguladığımız ve kendi farkındalık bilincimizin oluştuğu yer. Akış sırasında geçici bir şekilde bu aktivite de azalıyor. Bu şekilde zaman algısı bozulup, öz farkındalık kaybediliyor. Kişi o anda kendini kritik edemiyor. Beyinde daha çok yaratıcılıkla ilgili bölümler özgürleşip faaliyeti artıyor. Kişi ne zamanın ne kendisinin farkında olmadan yaptığı şey ile bütünleşiyor. Yazının başında bahsettiğim gibi burada mutluluk yan etki olarak çıkıyor. İçten ve özgün bir mutluluk duygusu. Başarı da öyle.

Akış içerisinde olunduğu esnada dikkati dağıtacak şeyler olmamalı diyor MC.; örneğin akıllı telefon gibi ve ekliyor. Yaptığımız iş için gereken yeterlilik ile işin zorlayıcılık  derecesi arasında da bir uyum olmalı. İşi yapmak için yeterliğiniz gerekenin altında kalıyorsa bu durum endişe ve stres yaratıyor. Tersi durum ise can sıkıntısı ve dikkat dağılmasına neden oluyor. Özetle akış anı için denge gerekiyor. Gündelik hayatın içinde de akışı deneyimlemek  yaratıcılık ve mutluluk açısından önemli bir faktör. Burada sözü edilen mutluluk, “eudaimonia” ya da “kişinin kendini gerçekleştirmesi” kapsamında anlaşılmalı. Eudaimonia anlık, geçici, çıkar eğilimli haz anlayışının dışında akıl ve erdem gibi kavramlarla ilişkilendirilen bir mutluluk. Yani zevk, hedonizm gibi kavramlar ile karıştırmamak gerek. İçsel motivasyonu olan, ne kadar deneyimlerseniz o kadar çok ister hale geleceğiniz akış durumu mutlu ve kendinizi tam anlamıyla adadığınız bir hayatın yol göstericisi. Üzerinde çaba sarf etmeye değer, değil mi? 🙂

Kaynak : Akış durumu ile ilgili bilgi; positivepsychologyprogram.com

fotoğraf : https://indigodergisi.com/wp-content/uploads/2012/12/spiritual-development1.jpg

Reklamlar

UMUTSUZ OLMAYA HAKKIMIZ YOK…

Gündüz Vassaf’ın “Ne Yapabilirim?” kitabını yeni okudum. “Her gün yeni bir felaket haberi ile uyanırken Ne yapabilirim? Vicdanın sızlarken sen ne yapabilirsin? Biz ne yapabiliriz?” diye soruyor. Verdiği cevapların tümünü, kitabın tüm satırlarını çok önemsiyorum. Yeni bir yaşam ahlâkını tartışmaya açıyor Gündüz Vassaf. Cevaplarının iyimser olarak yorumlanmaması gerektiğini düşünüyor. Tarafsız ve geniş bakış açısı ile yaptığı analizlerin sonucunda olumlu gelişmeler görüyor. Oldukça birikimli bir entelektüel olarak konuları geçmişten bugüne olan gelişmeleri doğrultusunda değerlendirip bir sonuca varıyor. Ülke, ulus devlet, din, cinsiyet, aile, okul, spor, beslenme tüm kavramları sorguluyor. Herhangi bir harekete, ideolojiye, partiye ya da örgüte bağlı olmayanlara sesleniyor. Belki de tüm olumsuzlukları paylaşmaktan başka bir şey yapmayan bizlere. Çoğu yetişkin, soruyorduk  facebook paylaşımlarımızda, çok kötü şeyler oluyor, ne yapabiliriz? diye. Daha çok cevap gelmesini pek beklemediğimiz, ne kadar çaresiz olduğumuzu, elimizden bir şey gelmediğini vurgulamak için sorulan retorik sorulardı belki de. Değilse de işte hepimize bu sorunun cevaplarıyla dolu bir kitap “Ne Yapabilirim?”.

Gençlerle ilgili yaptığı değerlendirmelerden bir kaçını aktararak başlamak istiyorum.

Gençleri benimsemek ile gençmiş gibi davranmak. Diyor ki Gündüz Vassaf, 60 yaşında olup 40 yaşındaymış gibi davranan yetişkinler gençliği değil gençleri benimsemeli. Olmakla, görünmek arasındaki fark gibi. Hemen ardından gençlere “sıra sizde” diyor. ”Ne yapabilirim”lerimizin toplumsallaşması, gençlerin ailelerini, yetişkinleri saflarına katmasından geçiyor, dünyayı değiştirmenin yolu direnişten çok yakınlarımızla birliktelikten, suya atılan taş gibi dalga dalga genişlemekten geçiyor diyor gençlere. Tam bir paradigma değişikliği gerektiriyor çoğumuz için. Ayrıca şöyle de benim çok önemsediğim bir şeyi daha vurguluyor; “Şimdiye kadar gençlerin yaşlılara saygılı davranması vurgulanmıştı. Sıra yetişkinlerin gençlere saygısında. Onların saygısını kazanabilmesinde”.

Küresel İpek Yolunu kuruyorlar diyor Gündüz Vassaf, gençlerin din ve bayrak gibi sınırlandırmaları bir yana bırakarak internet üzerinden birbirleriyle tanışıp, kültürlerini, kaygılarını, umutlarını paylaşarak evrensel değerler çerçevesinde buluşmalarına. Apolitik denilen bu kuşağın düzenin oyunlarına katılmayarak onu gayri meşrulaştırırken, kişiliğini yitirmeden dünyayı sahiplenme sorumluluğunu aldığını söylüyor. Bu yaptığı tanım gezi olaylarında çok derin hissettiğim ama tanımlayamadığım şeyleri netleştirdi kafamda. Mizahı kullanarak, oyunlarına katılmayarak başa çıkmışlardı düzenle. Burada çok alçakgönüllü ve açık yüreklilikle kendi kuşağı hakkında da özeleştiri yapıyor ve şimdiki gençlerin 68 kuşağından farklı olduğunu belirtip, “Bizler, beyaz güvercinli simgelerimize rağmen, barış yanlısı değil, savaş karşıtıydık. Gezi gibi paylaşımcı değil, bencildik.” diyor.  Tarihimizde ilk kez var olmanın doğallığında, dünya vatandaşlığı kültürünü oluşturuyorlar dediği, Tahrir’de başlayıp dünyayı saran gençlik hareketinin gençlerine güveniyor. Hepimizin örnek alması gereken bir yaklaşım bu. Ülkece pek alışık olmadığımız gençleri benimsemek, güvenmek, onlara saygı duyup, saygılarını kazanabilmek için yeni gençliğin bu yanlarını görüp takdir etmek bizler için de “Ne Yapabilirim”izin ilk adımı olmalı belki.

Tarih, savaş ve barış dönemleri, beslenme, eğitim, sanat, v.s birçok başlıkta toparlamış “ne yapabilirim”leri. Kendi kendime, varsın bunu okuyanların bir kısmı belki çoğu  hayalperestlik desin diyerek kitaptan şu satırları da olduğu gibi aktarmak istedim;

“Varsın, onca zaman vererek oluşturduğumuz barış paneline 10-15 kişi katılsın, varsın imza toplayacağımız metin üzerinde anlaşmadan grup dağılsın, varsın medya basın bildirimize yer vermesin, varsın dostlarınız savaştan kaçan mültecilere evlerimizi açma kampanyası ile dalga geçsin. Yeter ki tarihsel perspektif içerisinde yerimizi bilelim. Küçük değişikliklere neden olurken, uzun vadede toplumsal ahlâk normlarını zorluyor, yeni bir evrensel ahlâkın oluşmasına farkında olmadan katkıda bulunuyoruz.”

Ben de onun gibi umutsuz olmaya hakkımız olmadığına inanıyorum. Çünkü bu ruh halinin getireceği ataleti ve onun sonuçlarının kitapta anlatıldığı gibi kendi kuşağımızı ve gelecek kuşakları katletmek demek olduğunu düşünüyorum. Sınırlarımızı genişletmek ve olaylara ve dünyaya artık yaşadığımız sınırların ötesinde bakmamız gerekiyor. İyi olan bir şey de, kötü olan bir şey de sadece kendi bölgesinde kalmıyor, etkisi sınırlar ötesine dağılıyor. Hepimiz aynı gemideyiz lafını dünya genelinde yaşadığımız günlerdeyiz. Kitapta da söylendiği gibi artık seyahat etmek çok kolay, dünyanın bir ucundaki kişi ile haberleşmek, onu tanımak, arkadaşlık etmek kolay. Arkadaşlık ettiğiniz, iletişim kurduğunuz birine kötü duygular beslemek, kolayca provoke olmak mümkün değil. Bunu gençler başarıyor. Devletleri sorguluyor, kendi yarattıkları kültürün değerlerine sarılıyorlar.

Benim de belki sizin de çevrenizde, bazı gruplar içinde bizzat yaşadığınız, gündelik dilin ve ritüellerdeki değişikliklerin önemi de vurgulanıyor kitapta.

Devlet dairesinde “Selamünaleyküm” le karşılanıyor “İşiniz inşallah birkaç güne hallolur”la uğurlanırken, biz de işimiz olsun diye dil değiştirip “Aleykümselam”larla, “inşallah”larla karşılık veriyoruz; kimine “Hayırlı işler”, kimine “İyi çalışmalar.”

Bu çok önemsemediğimiz değişiklikler önemli, çünkü dil düşüncemizi de etkileyen, belirleyen bir faktör. Kendimizi ifade etme aracımız.

Türümüzün şu evrendeki türlerin hiç birinden bir ayrıcalığı olmadığına, hepimizin bütünün bir parçası olduğuna dair inançla şu satırları dile getirmiş ve bu bakış açısının dünyada örnekleri olduğunu, azıcık kafamızı uzatıp başka yerlere bakarsak görebileceğimizi göstermiş.

“Yetti türümüze saplantımız.

Baş yoldaşımızın gezegenimiz olduğunu unutmadan,

Canlı, cansız ayrımında kalıplaşmadan, ötekileşmeden

Günümüzü, geleceğimizi hepimizi düşünerek oluşturalım.

Hayal kurma mı diyorsunuz?

Küçücük bir örnek.

7 aralık 2015 tarihli Radikal gazetesinden.

Yer Japonya.

Kaplumbağalar için güvenlik önlemi: tren raylarına mini tüneller

“tren yollarından mini kaplumbağaların geçebileceği mini tüneller inşa etmeye karar veren yönetim, bölgenin okyanus yakınında olmasından dolayı kaplumbağa nüfusunun çokluğuna dikkat çekti.”

Kitabın tüm satırlarını aktarmak isterdim ama daha kolay bir yolu var, bu kitabı alıp okumak 🙂  her satırında boşa geçirilmemiş yılların birikiminden süzülen görüşler, klişelerden, ezberletilmiş değerler ve tüm kutsallardan sıyrılmış tüm dünyayı ve türleri kucaklayan geniş bir bakış açısı ve nasıl dünya vatandaşı olunabilirin izleri var. Ben okuyun derim. Gençler de yetişkinler de.

Yazıyı kitaptan güzel bir alıntı daha yaparak bitiriyorum. Sevgilerle

 

Günümüzde, yerleşmese de henüz türümüzün bilincine

 gezegenimizin tarihinde evrimin geleceği 

 ilk ve son kez insanın elinde.

 yaşamın ortak noktası yıldız tozundan gelmemizde

varsa uzaydan bakan bize hoş gelsinler esas gücümüze

 var mı dünyada sevgiden başka mucize?”

 

 

IMG_0093.JPG

“Haksız olduğumuz zamanlarda bile neden haklı olduğumuzu düşünürüz?”

TED Talks sitesinde yer alan konuşmaları dinlemeyi seviyorum. Kimi zaman bildiğiniz bazı şeyleri farklı bir yaklaşımla dinlemiş oluyorsunuz, kimi zaman da bilmediğiniz bir konu hakkında fikir sahibi oluyorsunuz. En son dinlediğim konuşmayı sizlerle paylaşmaya karar verdim. Konuşmanın başlığı “Haksız olduğumuz zamanlarda bile neden haklı olduğumuzu düşünürüz?” Üzerinde konuşmaya değer değil mi? 🙂  Aşağıda aralara kendi yorumlarımı da katarak, kendi dilimden özetlemeye çalıştım.

Bir anlığına kendinizi sıcak bir savaşın ortasındaki bir asker olarak düşünün. Zaman ve mekânın bir önemi yok. Adrenalininiz öyle yükselmiş ki ta derinlerinizde köklenmiş refleksleriniz su yüzeyine çıkmış. Bu refleksle kendinizi ve kendi tarafınızı korumak, düşmanı yenmek tek amacınız.

Şimdi de bir izci olduğunuzu düşünün. Göreviniz saldırı ya da savunma değil. Sahada gözlem yapıyor, bölgeyi anlamaya, engeller varsa onları tespit etmeye çalışıyorsunuz. Örneğin nehri geçmek için yakın bir yerde köprü var mı diye araştırıyorsunuz. Kısacası bir izci olarak o bölgeyi mümkün olan en doğru şekilde öğrenmek, bilmek tek amacınız.

Şimdi bu görevleri iyice anladıysanız, onları bir zihniyetin metaforu olarak düşünün. Bu metafor gündelik hayatımızda bilgi ve fikirleri nasıl değerlendirdiğimizle ilgili olacak. Doğru bir karar verebilmek, doğru bir tahminde bulunabilmek, hangi “zihniyet” içinde olduğumuzla çok yakından alâkalı. Birinci örnekteki savaştaki bir askerin zihniyetine uygun düşünce sistemine “statik zihniyet” diyelim. İkinci örnekteki izci zihniyetine uygun düşünce sistemine de “gelişen zihniyet” diyelim.

Şimdi asıl konumuza giriş olarak bir örnek anlatacağım size. Ben de tarihte geçen bu örneği bilmiyordum dinlediğim bu konuşmada öğrendim.

19.yy Fransa’sında tarihteki en büyük politik skandallardan biri yaşanmış. 1894 -The Treacherous Memo. Askeriyede bir ofisin çöp sepetinde bulunan kâğıt parçalarının bir araya getirilmesi ile Almanya’ya yazılmış ve Fransa ile ilgili bilgiler veren bir casusluk mektubu bulunmuş. O dönemde Fransa’da hüküm süren Yahudi düşmanlığı nedeni ile akla ilk gelen isim Richard Dreyfus olmuş. Çünkü R.D o pozisyonda görevli olanlar arasındaki tek Yahudi imiş. Sonra nottaki yazı incelenmiş ve  Dreyfus’un yazısı ile benzerlikler göstermiş. Dosyasında geçmişine yönelik en ufak problemli bir meseleye rastlanmamış. Uzmanlar yazının aynı olmadığını söylemesine rağmen evi, geçmişi, okuduğu okullar araştırılmış, hocaları ile görüşülmüş son derece başarılı olduğu bilgisine ve olumsuz hiçbir veriye ulaşılamamış. Ama yine de suçlu bulunmuş. Üstelik sadece suçlu değil tüm verileri yok edebilecek kadar sinsi olduğuna da karar verilmiş. Ömür boyu hapse mahkûm olmuş. Onun toplum önünde itibarını sarsacak birçok şey yapılmış. Davasının yeniden açılması yönünde yazdığı dilekçelerin hiçbirine geri dönüş yapılmamış.

Şimdi olayın anlatımına biraz ara verelim ve bizim için şu anda ilginç olan şeyin; Dreyfus’un suçlu olduğuna nasıl ikna olunduğu konusunu konuşalım.

Bilim insanları bunu “motivated reasoning” ile açıklıyorlar. Psikolog değilim, bunun Türkçesini bulamadım. Bu nedenle tanımını yapayım. Bir konu aleyhinde çok açık kanıtlar olmasına rağmen kişinin inandığı şeyden vazgeçmemesi durumu. Yani inanılan şeyi onaylayacak ya da yanlışlığını kanıtlayacak rasyonel bilgiler araştırmak yerine, sadece onun doğruluğunu teyit edecek bilgilere bağlı kalınması.  Arzularımız ve korkularımız aldığımız bilgileri kendimize göre şekillendirmemize neden oluyor. Bazı fikirleri ve bilgileri müttefikimiz gibi hissedip onların kazanmasını isterken bazılarını düşmanımız gibi görüp yenilmesini istiyoruz.

Yukarıda anlatılan örnekte olduğu gibi hayati önem taşıyan ciddiyette bir şey yaşamadıysanız da şuna benzer şeyler yaşamışsınızdır. Örneğin hakemin verdiği karar sizin tuttuğunuz takımın aleyhine ise kararın hatalı olduğuna dair bir neden bulmak konusunda çok hazır ve isteklisinizdir. Ancak karar karşı takımın aleyhine ise sizce mükemmeldir, doğruluğu konusunda pek düşünmezsiniz bile.

Başka bir örnek verelim; çok tartışmalı bir konu olan ölüm cezası ile ilgili bir makale okuduğunuzu düşünün. Ölüm cezasının işe yaradığını savunuyorsanız ve makale bu uygulamanın doğru olmadığını anlatıyorsa, makalede tutarsız ve hatalı yaklaşımları araştırmak, bulmak için çok istekli bir duruma geçersiniz. Ancak ölüm cezasının uygun olduğundan bahsediyorsa üzerinde çok durmadan makalenin çok kapsamlı ve iyi olduğuna inanırsınız. Veya tersi durum.

Yargılarımız kazanmasını istediğimiz taraf yönünde etkilenir. Bu bilinçsizce gerçekleşir ve çok yaygın bir durumdur. İlişkilerimize, sağlımıza dair düşünce biçimimizi belirler, oyumuzu nasıl vereceğimizi, neyin adil ya da etik olduğunu belirlememizi etkiler. Statik zihniyette iken kullandığımız “Motivated reasoning”’in en korkutucu yanı bilinçsizce yaşanıyor oluşu. Kendimizi çok adil, açık fikirli olarak görürken masum bir insanın hayatını yukarıdaki örnekteki gibi alt üst edebiliriz.

Dreyfus’un hikâyesine devam edecek olursak; orduda üst rütbelerde Dreyfus’un suçlu olduğuna inanan, diğerleri gibi anti-semitist Picquart adında bir başka subay “ Ya Dreyfus suçsuzsa, hata yaptıysak” diye düşünmeye başlar. Bu düşüncenin sonucunda şöyle bir bulguya ulaşır. Casusluk halâ devam etmektedir ve orduda başka bir görevlinin yazısı, bulunan nottaki yazıya tam uymaktadır. Bunu üst yönetimle paylaştığında şüpheleri kabul görmez. Onlar Dreyfus’un suçlu olduğuna dair görüşlerinde ısrarcı olup bulunan yeni kanıtlar için başka açıklamalar getirirler. Düşüncelerinde pes etmeyen  Picquart emre itaatsizlikten içeri atılır. Ancak Picquart on senesini alsa da Dreyfus’un suçsuz olduğunu sonunda kanıtlar.

Picquart ve onun gibi düşünebilen ve doğru karar verebilen insanlar hayranlık verici değil mi? Onun da meslektaşları gibi ön yargıları vardı, peşin hükümleri vardı ancak gerçeği bulmak ve bir hakkı savunmak isteği bunların üstesinden gelebildi.  Yani Picquart yukarıda bahsettiğim “gelişen zihniyet” ile olaylara yaklaştı. Bir fikrin kazanıp diğerinin kaybetmesi gibi bir dürtü ile değil tamamen dürüst ve dosdoğru gerçeğin ne olduğunu anlamak üzere bir yaklaşım sergiledi. Sonuç güzel, uygun, memnuniyet verici olmayabilirdi ama bunu önemsemeden sadece gerçeği bulmaya çalıştı. Bazı insanların böylesine bir zihniyette olmasını sağlayan, gerçeklere bu derece objektif yaklaşmalarını sağlayan şey neydi acaba?

Sorunun cevabı duygular. Statik zihniyet yaklaşımı, “savunma” ya da “grupçuluk” gibi duygulardan besleniyor. Gelişen zihniyet yaklaşımı da duygularla ilgili ancak bunlar farklı duygular. Örneğin bu gruptaki insanlar çok meraklı, yeni şeyler öğrenmekten çok zevk alıyorlar. Beklentileriyle çelişen bir durumla karşılaştıklarında bu ilgilerini çekiyor, heyecanlandırıyor. Farklı değerleri var. İnançları analiz etmenin bir erdem olduğunu düşünüp bir konuda fikrini/kararını değiştirmiş birini “zayıf” olarak nitelemiyorlar. Ayrıca onlar ayakları yere basan kişiler, bir konuda haklı ya da haksız olmaları insan olarak kendilerine verdikleri değeri değiştirmiyor. Mesela ölüm cezasının işe yaradığına inanıyorlarsa ve yapılan çalışmalar bunun böyle olmadığını gösterirse, “evet ben yanlış düşünmüşüm demek ki bir işe yaramıyormuş, yeni bir şey öğrendim” diyebiliyorlar. “Bu şimdi benim aptal ya da kötü olduğum anlamına gelecek” diye düşünmüyorlar. Araştırmacıların bulduğu bu karakter özellikleri sizin ne kadar çok şey bildiğinizle ya da ne kadar akıllı olduğunuzla, zekâ seviyenizin yüksekliği ile ilgili değil. Bu özellikler tamamen nasıl hissettiğinizle alakalı.

Toplum olarak ya da birey olarak bir konu hakkında vereceğimiz karar/ varacağımız yargıyı güçlendirmek istiyorsak ihtiyacımız olan en önemli şey bu yazıda gelişen zihniyet yaklaşımı diye tanımladığım veya adı her ne ise işte o düşünce sistemi. Yani ilk yapmamız gereken, hissettiğimiz şeyleri değiştirmek. Yani bir konu hakkında hatalı olduğumuzu  öğrendiğimizde utanmak yerine doğruya ulaştığımız  için gurur duyabilmeyi öğrenmek. İnançlarımızla çelişen bir bilgi, bir durum ile karşılaştığımızda savunmaya geçmek yerine ilgi duymayı, meraklanmayı becerebilmek.

Konuşmacının sorduğu son bir soru ile ben de yazıyı bitireyim.

Uğruna yanıp tutuştuğunuz şey nedir?  Sizce bu ne olmalı?

Kendi inandığınız, savunduğunuz şeyler mi?

Yoksa dünyayı mümkün olduğunca en açık haliyle görmeyi başarabilmek mi?

Görüşmek üzere 🙂

Not 1: bu yazıyı okuduğunuzda sadece çevrenizdeki bazı insanların ya da yaşadığınız toplumun belirli bir kesiminin gelişen zihniyet yaklaşımına ihtiyacı olduğu sonucuna vardıysanız, yazıyı tekrar kendi üzerinize odaklanarak ikinci kez okumanızı öneririm. Ben öyle yaptım.

Not 2: dinlediğim konuşmadaki anlatıcı metafor kullanarak yaklaşıma farklı adlar vermişti. Ben daha önce anlattığım “mindset” kavramına yakın bir düşünce sistemi ile ilgili olduğunu düşündüğüm ve bu yazı dizimi okuyanların kolayca bağlantı kurabilmesi için “statik zihniyet” ve “gelişen zihniyet” adını verdim.

Okumayanlar bu konuda yazdığım dört bölümlük yazı dizisine aşağıdaki linklerden ulaşabilirler. Oldukça kapsamlı ve hayata yönelik önemli bilgiler içeren bir yazı. Öneririm.

1.Bölüm için;

https://meltemburada.com/2016/02/10/hangisi-sizsiniz-statik-mi-gelisen-mi-ya-bir-insan-isterse-her-seyi-basarabilir-sloganina-ne-dersiniz/

  1. Bölüm için;

https://meltemburada.com/2016/02/14/ii-hangisi-sizsiniz-statik-mi-gelisen-mi-ya-bir-insan-isterse-her-seyi-basarabilir-sloganina-ne-dersiniz/

  1. Bölüm için;

https://meltemburada.com/2016/02/22/iii-hangisi-sizsiniz-statik-mi-gelisen-mi-ya-bir-insan-isterse-her-seyi-basarabilir-sloganina-ne-dersiniz/

4.Bölüm için;

https://meltemburada.com/2016/02/28/iv-hangisi-sizsiniz-statik-mi-gelisen-mi-ya-bir-insan-isterse-her-seyi-basarabilir-sloganina-ne-dersiniz/

Görsel kaynakça: izci görseli tr.123rf.com sitesinden alınmıştır.

asker görseli tr.depositphotos.com sitesinden alınmıştır

 

“Ne olacak bu durum? Artık umutsuzum” falan diyen bir yazı değil bu

Halâ mutlu olmaktan, hayatı sevmekten, hayattan güzel şeyler beklemekten başka çarem yok. Sizi bilmem. Polyannacılık falan yapmıyorum. Mecburum. Böyle olmak zorundayım. Kendi kendimi sürekli dibe çekerek, umutsuzca söylenerek, aynı lafları geveleyerek varacağım bir yer yok.

Peki ne yapacağım? Alternatif bolluğu içinde değilim. Tek yapılabilecek şey olarak, kendi yaşam alanıma sahip çıkarak, gerekirse kendimi zorlayarak, hayat zevklerimden taviz vermeden, yaşam biçimimi değiştirmeden, mümkün olduğunca yakınlarım, eşim, dostum, arkadaşım, komşum ile birliğimi gündelik yaşantıma daha yoğun taşıyarak kendimi yalnız hissetmeden ve beraberce daha güçlü hissederek ortalarda olmaya devam edeceğim.

Hep hissettiğim, hep inandığım şeyleri yapmaya devam ediyorum. Bugün sahile indim taytım ve askılı bluzumla. Yanımda kızım ve arkadaşıyla. Yayıldım sahilde, yemeğimi yedim, kitabımı okudum püfür püfür esen rüzgar yanağımı okşarken, deniz her zamanki maviliğiyle serilirken önümde. Etrafta farklı semtlerden geldikleri belli olan kişiler de vardı. Onların ortama kattıkları farklılıklardan / uygunsuzluklardan haberdar ancak bu ortamı onlarla paylaşmaktan asla rahatsız hissetmeden saatlerce oturdum orada. Her zaman yaptığım gibi. İletişim kurduğum kimse olmadı ama kararlıyım artık özellikle onların oturdukları yerlere yakın oturarak doğal bir iletişim sürecinin gelişebileceği olasılıklara açık olacağım.  Zaten her zaman evime on senedir temizliğe gelen yardımcımla, sokaktaki esnafla, minibüs şoförü ile iş yerindeki güvenlik görevlisi, çaycı, temizlikçi, şoför ile her zaman insani, sıcak ve yakın ilişkilerim oldu.Bir çemberdir bu. İçlerindeki sıcak ve temiz sevgiyi her zaman hissettirdiler bana. Her zaman da böyle devam edecek. Kime ne oy verdikleri beni ilgilendirmiyor. Ben insanları seviyorum. Onları anlamaya çalışıyorum. Bu iletişim içinde olduğum insanları ise sadece verdikleri oy benzerliği nedeni ile insanlıktan çıkmış o zalim güruh ile aynı tutmuyorum. Onların yaşadığım toplumun bir parçası olduğunu unutmadan, benden daha zor koşulları nedeniyle benimle aynı olanaklara sahip olmadıkları için daha az düşünebildikleri, daha derine inemedikleri için küçümsemeden, onlara ad takmadan yaşamaya devam edeceğim, her zaman böyle yaptım ve bu benim borcum. Kurduğum bu kalpten yakınlık nedeniyle, onların da  benim kişiliğim hakkında, benim yaşam biçimim hakkında, benim namusum, benim giyim kuşamım, eğitimim hakkında birilerinin söyledikleri sözlerden fazlasıyla etkilenmeyeceklerini ve farklı bir değerlendirme içine gireceklerine inanıyorum. İnanmaktan öte biliyorum, çünkü bizzat yaşıyorum.

Aramızdaki mesafeyi genişletmemek gerektiğini düşünüyorum ve bahsettiğim bu çemberi genişletmek. Bunu yapması gereken bizleriz. Vaktimi söylenerek harcamak istemiyorum.

Doğum Günüm :)

Dün, 7 Temmuz, benim doğum günümdü. Elli altı yaşına girdim. Umarım daha çok yaşlar görürüm, sağlıkla ve sevdiklerim yanımda olarak. Her zaman böyle arayan, mesaj atan sevenlerim çok olur, her yıl da hayatıma yenilerini katarım umarım.

Çok seviyorum 7 Temmuz’ları. Daha sabahtan bayram çocukları gibi kalkıyorum. Öyle önceden belirlenen organizasyonlarla, partilerle doğum günü kutlamaları hiç yapmadım. Bu anlamda değil sevincim ve istekli oluşum. O gün doğum günüm olduğunu bilmek bile çok mutlu ediyor beni. Yaşamın değerini bilmekle, hayatı sevmekle ilgili bir şey sanırım. Sonra da arayan sevdiklerimin “iyi ki doğdun” sözcüklerini duymak, bilsem de sevildiğimi o gün tekrar duymanın ayrı bir tadı oluyor. Tüm gün bir çay içerken bile o gün doğduğum için onu içmek, çocuk gibi şımarmak, şımartılmaya bayılıyorum. Hediye alanlara hiç “ay ne gerek vardı, neden zahmet ettiniz” demiyorum inanın. Her ne olursa olsun o paketi açmaya bayılıyorum. Hadi yemek yiyelim dediysek, insanlara her kadehi “hadi benim doğum günüm şerefime” diye kaldırtmak en büyük şımarıklığım 🙂

Aynaya baktığımda fiziksel farklılıklar görüyorum kendimde çok doğal olarak. Ama en sevdiğim farklılığım, kendime sonradan kattığım bir kimlik,  29 senedir hiç kanıksamadan mutlulukla hissettiğim “anne” kimliğim, kızımın varlığı.

 

13590299_1231979296820533_1950072868031213020_n.jpgSonra en çok sevdiğim farklılıklarım, kendimde yaptığım değişiklikler. İyi bulmadığım yanlarımı aştığımı veya aşmaya başladığımı görmek, hayatta yapmak istediğim bir şey varsa ona yaklaştığımı hissetmek, yaşamın anlam arayışı olduğunu bilip hala o anlamın peşinde koştuğumu görmek, hala çalışmanın, okumanın, öğrenmenin, başkalarının hayatına dokunmanın tutkunu olmak; dostlarımı, hayvanları, doğayı hayatımın en önemli parçaları olarak hissetmek.

Kısaca ben seviyorum bu hayatı, özellikle son zamanlarda çoğunlukla üzücü ve dayanılmaz haksızlıklar, acılar yaşatıyor olsa da. Bana enerji veriyor sevmek. Dün beni hatırlayarak bana “doğum günü çocuğu” olma şansı verdiğiniz için hepinize çok teşekkür ediyorum. Sevginizi, sevildiğimi hissettirdiniz bana tekrar. Sizi ne kadar sevdiğimi tekrar hatırlattınız bana. Bir sonraki doğum günümde yine unutmayın beni şımartmayı 🙂 hepinizi çok seviyorum. İyi ki tanımışım sizleri, iyi ki hayatıma girmişsiniz. ❤

Göztepe Parkı size ne anlatıyor?

Bazen olanı biteni, çevreyi, ilişkileri yorumlamak açısından her şey o kadar yetersiz kalıyor ki, o an yanımda bir sosyolog olsa da bana durumu açıklasa keşke diyorum. Göztepe Parkını anlamaya çalışmak gibi mesela. Ne alâka mı? Çok alâkalı gerçekten. Gidenler vardır, gitmeyenler de bir gün uğrasın bir baksın isterim. Ben şimdi elimden geldiğince anlatayım.

Ağaçlar çok güzeller,  büyüdükçe orayı harika bir parka dönüştürüyorlar. Ama altındaki mis gibi çimler ve şahane çiçeklerle derdim var. Doğanın kendi varoluşuna ve anlamına uymayacak ölçüde kontrol atına alınmış durumdalar. Her yerde bir kontrol ve biçim verme telaşı var. Tam anlamıyla süslü olsun diye ince ince tasarlanmış bir park. Bir parkın ağaç, çim ve çiçekten gayrı ne süse ihtiyacı vardır ki? Ama durum öyle olmadığını gösteriyor.

Çimlerin üzerine  çeşitli geometrik biçimlerde ve renklerine göre sınıflandırılmış çiçek grupları kondurulmuş. Biraz ilerisinde üst üste üç adet küre biçimi verilmiş çalılıklar veya ağaççıklar kendi bölgelerini süslemekteler. Aman boş kalmasın daha zengin göstersin metalden bir ağaç dikelim şuraya denmiş. Hatta daha başka bir yere yine metalden koca bir yuvarlak ve içinde birkaç balığın olduğu akvaryumlar konmuş. Bir türlü doldurulamamış çimlik alanlar, bir bölgesine de metalden yapılmış bir semazen kondurulmuş. Etrafını da altı  adet üzeri otlarla kaplı semazen görüntüsünde şeylerle çevreleyelim ki metal semazen doğa ile bütünleşsin demiş bir başka bilen.

Bazı yerlere de demirden parmaklık yapalım, parkın içinde parmaklığa gerek yok ama varsın olsun şekil olur, hatta içini de gül motifi ile süsleyelim, boyayalım demiş bir başka göz. Eskiden ahşap banklar vardı sadece, o yetmez daha şaşalı olmalı, el âlem görmeli onların yanına beton benzeri banklar da koyalım, arka kısmı dümdüz kalmasın şöyle inişli çıkışlı oyalım, şekillensin demiş bir başka arkadaş. Ben denedim, oturup yaslanınca rahatsız oluyor insan, dik oturması gerekiyor ama olsun, gösterişli. Sonra eski ahşap çöp tenekeleri banklarla aynı malzemeden yapılmış bidonumsu görüntüde bir kalıp içine sokulmuş.Uyum aramış yapan. Daha heybetli çöp tenekelerimiz olmuş.

“Bunlara gerek var mı? ” Şayet varsa ” hem sade hem de bir parka yaraşır nitelikte ve estetik olsun diye bir sanatçı/mimar v.s ye tasarlatmaya, fikir sormaya gerek var mı?” gibi sorular sorulmuş mudur? sanmam ama sorulduysa da  bizde de zevk var hem böyle daha ucuza çıkar sonucuna varılmış sanırım.

Sonra arkaya doğru çekilip gerine gerine bakılmış olmalı. Nasıl da heybetli, bizi ve zenginliğimizi, zevkimizi anlatan bir park yaptık gururu ile. Çimlerin üzeri şekli şemali bendenizin anlayamadığı çalılık grupları ve geometrik çiçek grupları ile dolu olduğu için çocuklar, köpekler öyle çok koşturamıyor, gençler, sevgililer yerlerde sere serpe uzanamıyor. Ama olsun, disipline etmişler parkı. Her şeyde bir kontrol olmalı, disiplin olmalı demiş bilenler. Her şeyin büyümesi ve gelişmesi kontrol altında tutulmalı. Tıpkı kendi gibi olan, özgün, mutlu, bağımsız ruhlu insanlara yaptığımız gibi. Öyle olmasınlar diye daha çocuk yaşta bir düzene ve otoriteye bağlı eğitim anlayışımız gibi.

Daha anlatmadığım başka şeyler de var. Kendi haline bırakılsa güzel olacak çok şey var. Bu yazıyı yazdığım ama henüz yayınlamadığım sırada parka yolum yine düştü ve o ana kadar görmediğim başka bir güzellik ile karşılaştım. Parkın bitiş sınırında duvarımsı bir yer vardı ve üzerinde size artık anlatamayacağım, betimleme yeteneğimin tükendiğini hissettiğim bir manzara ile karşılaştım ve fotoğraflarını çektim. Bakın ve siz yorumlamaya çalışın. Kolay gelsin.

 

IMG_5276.JPG

 

IMG_5277.JPGIMG_5279.JPG

 

 

Biz de değişimi doğa gibi yaşasak…

Hayatımız değişimlere açık bir süreç. Her değişime uğradığında bir yolculuğa çıktığınızı varsayın. Bu yolculuk; onu hayatımıza geçirdiğimizde mola veren  ancak bir sonraki değişimde tekrar başlayan biz yaşadığımız sürece tamamlanmayan, bizimle devam edecek bir yolculuk.

Değişim hayatımızla ilgili herhangi bir konuda gerçekleşebilir. Mesela iş hayatımızı ele alalım. Mevsimsel olarak tanımlayacaksak yaz döneminde olduğumuzu düşünelim iş hayatında. Yani her şey iyi gidiyor, mutluyuz, problem yok.

Ancak bir süre sonra bazı tatminsizlikler, problemler yaşamaya başlıyoruz. Bunlar öyle problemler ki bizim beklentilerimiz, ideallerimiz, özelliklerimiz ile işimizin artık uyum içinde olmadığını fısıldıyor bize.  İşte burada şöyle bir hataya düşebiliyoruz. Bize başarı elimizdeki şeyleri korumak olarak öğretildiği için, iş hayatımızda hep “yaz” da kalmak üzere çaba sarf etmeye başlıyoruz. Amacımız bu olunca da karşımıza çıkan her türlü değişimi bir tehdit olarak algılamaya başlıyoruz.

Oysa bu değişimin doğal olduğunu bilsek o zaman bunu bir fırsat olarak görüp, hayatımızı zenginleştirebilecek bizi daha ileri götürecek bir şans olarak görme olasılığımız olacak.

McClelland’a göre hayatın kaçınılmaz iniş ve çıkışlarında büyüyebilmek için her değişim sırasında sırasıyla her bir mevsimi yaşamamız gerekir.

IMG_5192.JPG

Sonbahar (Fall) – Hayatımızda bir değişim olduğunu hissetme ve gelecek şeye karşı hazırlanma

Kış başı  (Early winter) – Çekilme ve düşünme

Kış Gündönümü (Winter Solstice) – Karanlıkta ümit kıvılcımları yakalama

Kış sonu (Late Winter) – Yeni bir vizyon tanımlama

İlkbahar (Spring) – Çiçek açma ve eylemi plana dökme

Yaz (Summer) – Hasadınızı kutlama

Bu her alanda geçerli bir döngü. İşimiz, özel hayatımız, ilişkilerimiz, çevremiz, v.s

Başarı, değişime direnerek iyi olduğunu düşündüğümüz şeyleri aynı şekilde korumaya çalışmak değil bize öğretildiği gibi. Değişim gerekiyorsa bunu kabullenip (sonbahar), içimize çekilip düşünmek (kış başı), o değişimi içimize sindirip (kış gündönümü), yeni durumu netleştirmek (kış sonu) ve uygulamaya geçirdikten sonra (ilkbahar) yeni durumu keyifle yaşamaktır (yaz).

Yazın ne kadar süreceği belli olmaz. Belki uzun, belki kısa, belki ömür boyu. Ama bu doğal gelişime doğa kurallarını örnek alarak uymak bizi geliştiren ve zenginleştiren bir süreç olacaktır.

Görüşmek üzere 🙂